09 Şubat 2010 Salı

Turkcell Super Lig, 20. Haftanın Panoraması


Yolu 20'ledik. Haftanın kazananları hiç şüphe yok ki Beşiktaş ile Trabzonspor. Bursaspor, Kayserispor, Galatasaray ve Fenerbahçe'nin 1'er puan kaybını ve bu iki takımın aldığı 3 puanı toplarsak 11 puan birden kazandı Beşiktaş ve Trabzonspor. Kümede kalma yarışıysa içinden çıkılmaz bir hal almak üzere. Denizlispor'un Bank Asya'ya düştüğü artık kesin, 3. takım olmamak için büyük bir yarış var. Manisaspor'un işi bir hayli zor.

Eskişehirspor, İBB'yi son dakika golüyle yenmiş. Jaycee John'un siftah yaptığı maçta, gördüğümüz bir şey var ki insanın epey canını sıkıyor; Rıza Çalımbay'ın koltuğu yavaş yavaş sallanıyor. Sezon sonunda devam kararı çıkabileceğini hiç sanmıyorum. Şimdiden isimler dolaşmaya başlamış. Ruud Gullit gelecek diyorlar takımın başına. Ne diyelim, hayırlısı!

Ümit Karan, Eskişehirspor'a geldiği günden beri en iyi performansını sergilemiş. 1 gol, 1 de asist yapmış. Bundan önceki çoğu golünü penaltıdan attığını düşünürsek baya ilerleme var Karan'da. Sözün özü, Eskişehirspor çok kilit bir maçı kazanmış oldu!

Kasımpaşa kötü bir alışkanlık edindi. 2-0'dan maç veriyorlar artık. Fakat durumun böyle olacağı birkaç haftadır belliydi. Çok zayıf bir savunması var Paşa'nın. Gol yemeyecekleri maç yok gibi. Sezonun dişli takımlarından Antalyaspor, 87'de farkı bire indirmiş, 89'da penaltı golüyle beraberliği yakalamış. Bu maçtan 3 puanla ayrılsalar büyük bir kazanç sağlayacaklardı. Şu anda küme düşme hattının göbeğinde duruyorlar. Antalyaspor'sa bütçesiyle orantısız bir başarı sergiliyor. Tebrikler Şifo.

Ankaragücü-Bursaspor, haftanın karşılaşmasıydı. Ankaragücü, tüm yeni transferleriyle sahaya çıktı ve ancak 1 puan alabildi. Bu puan hiç yoktan iyidir diye düşünüyorum. Fakat, 3 puana acil ihtiyacı var Ankaragücü'nün. Hala tehlike altındalar. Bursaspor'sa kupa şokundan puanla kurtuldu. Zirvedeki puan kayıplarını düşünürsek kaçan 2 puan için büyük bir üzüntü yaşadıklarını zannetmiyorum. Sonuç olarak, kardeş kardeş başlayan maç, kardeş kardeş berabere bitti. ASAŞ günlerinin yeniden başlaması, Ankara'nın tek eksisiydi.

Sivasspor, çok çok önemli bir maç kazandı ve ligde kalma yolunda büyük bir adım attı. Fakat özetlerden izlediğim kadarıyla, iyi futbol oynadıklarını söylemek imkansız. İkinci yarının başında ve sonunda gelen goller, Denizlispor'un zaten az olan ümitlerini çimlere gömmüş. Denizlispor kalecisi Özden'in son dakikada ileri çıkıp çektiği şut gol olsa TSL'de Sinan Bolat etkisi yaşayabilirdik. Sivasspor kalecisi Akın, sahiden de iyi bir maç çıkartmış.

Denizlispor'un ligde kalması "neredeyse" imkansız. TSL'nin rahat kulüplerinden biri olsam hiç vakit geçirmeden Angelov ile Cenk Gönen'in peşine düşerdim. Mesela Gençlerbirliği. Harıl harıl forvet arayacağına Angelov'u alabilir. Cenk ise büyüklerden birine gidecektir muhtemelen. Aklım Fenerbahçe diyor. Ne olacak, zaman gösterir!

Bu haftanın kazançlı diğer takımı Trabzonspor oldu. Eğer bu yaşadıkları, yalancı bahar değilse güzel bir gelecek bekliyor Bordo-Mavi'yi. Umut Bulut'taki form grafiğinin sürmesi, galibiyet kadar önemli bir gelişme. Umarım bu durum, kronikleşmiş Fatih Tekke fetişizmini yenmeyi başarır. Başaramazsa, bu hastalık Trabzonspor'u bitirecek zaten. Şenol Güneş'in Trabzonspor'u, ligin ışık saçan takımlarından biri, belki de ilki.

Manisaspor için de bir şeyler karalamak lazım. Mevcut kadrolarıyla bu noktayı kesinlikle hak etmiyorlar. Fakat, sezon başı yanlışları ve ideal kadroyu bir türlü kuramamaları onları bu noktaya getirdi. Şu anki vaziyette, düşmeye en yakın 3. takım Manisaspor. Gerisini zaman gösterir.

Haftanın Antrenörü: Ziya Doğan (Diyarbakırspor)
Haftanın Oyuncusu: Barış Ataş (Diyarbakırspor)
Haftanın Genç Oyuncusu: Şahin Aygüneş (Kasımpaşa)
Haftanın Hakemi: Bünyamin Gezer (Beşiktaş-Gençlerbirliği)

Turkcell Super Lig'de 20. Haftanın 11'i;



Ceza Tahtası:

Beşiktaş Tribünleri: Teknik direktörün ameliyat olmuş ve stadyumda buna gönderme yapacak bir tane pankart yok. Kimse bunu bana anlatamaz. Yönetimmiş, futbolcularmış, peşkeş çekilen kulüpmüş hiç kimse! Senin teknik direktörün ameliyat oluyor ve sen, dünyadan bir haber kendi derdinin peşinden koşuyorsun. Artık birşeylerden dönmenin zamanı olduğunu düşünüyorum. O "birşey"leri Beşiktaş taraftarı anlayacaktır!

07 Şubat 2010 Pazar

Fenerbahçe-Diyarbakırspor Maçının Ardından


Maçı seyrederken aklıma bir an Manchester United-Beşiktaş maçı geldi. ManU'yu Fenerbahçe gibi düşünün, Beşiktaş'ı da Diyarbakırspor. Uzaktan atılan goller bile aynı. Ayman'ın golü, Tello'nun golünün ters taraftan atışmış kopyası adeta. Tek fark, Ertem Şener'in "her yerinden öpeceği" Gökhan'ın Santos'u engelleyemeyişi.

Fenerbahçe bu gece kötü oynamadı. Golü bulmak için elinden geleni yaptı fakat karşısında inanılmaz dirençli bir Diyarbakırspor buldu. Bu maçı benzettiğim bir diğer karşılaşma, Beşiktaş-Diyarbakırspor maçı oldu. Diyarbakır orada da "Çanakkale geçilmez" taktiğini gösterime sunmuş ve 1 puanı kapmıştı.

Fenerbahçe'de öncelikli olarak eleştirdiğim husus, Özer'in sol kanada hapsedilmesi. Keza Topuz'un da sağ kanada. Özer sert savunmacıların arasında eriyip gitti. Orta sahadan devşirilen Adnan ile ön liberodan kaydırılan Tjikuzu Özer'i ve kimi zaman sola çekilen Mehmet'i kanada hapsetti. Keza, diğer kanadın savunucuları Bassem ve Celalettin de aynı derecede başarılıydı.

Şimdi Ziya Doğan'ı dinledim. Ziya Hoca, ilk yarıda daha iyi oynadıklarını söylüyordu. Kesinlikle haklı. Çünkü ilk yarıda top yaptırmadılar Fenerbahçe'ye. İkinci yarıda ise özellikle 70'ten sonra geri çekilmeyi öyle abarttılar ki orta sahayı geçemediler. Ayman'ın bulduğu gol tamamiyle şanstı. O gol gelmese Diyarbakır çok büyük bir ihtimalle mağlup olacaktı ve 70'ten sonraki performansıyla bu mağlubiyeti hak ettiler.

Son zamanlarda Barış gibi bir orta saha elemanı seyretmedim. Sahada koşmadık yer bırakmadı. Her yerde vardı. Koştu, bastı, top kaptı. Alınan puanın en önemli halkasıydı. Barış'ın dışında, Adnan'ı da beğendim.

Bilica Fenerbahçe'ye gelince inanılmaz değişti. Sivas'taki sakin Bilica gitti, Lugano'dan daha saldırgan bir futbolcu geldi. "Kraldan çok kralcı" olmak diye bir deyim vardır ya, Bilica yeni geldiği Fenerbahçe'ye bir türlü alışamadı anlaşılan. Ya da alıştı fakat büyük takımda oynamanın verdiği rehaveti üstünden bir türlü atamadı. Acaba, Lugano kötü huylarını sezon başında Bilica'ya mı naklettirdi?

Hakem oyuna bir türlü hakim olamadı. Daha ilk dakikadan bunu belli etmesi, en büyük hatasıydı. Koray Gençerler'in ilk hatası, şiddetli tepki gösteren Emre'ye kart gösterememesiydi. Hakimiyet burada uçtu, gitti. Ardından faullerde dengeyi kuramadı. Güiza'nın pozisyonunda penaltı veremedi. Açıkçası kötü bir yönetim gösterdi. Mehmet Topuz ile Barış aynı renge sahip kartlar görmeliydi. Emre atılmayı hak eden asıl futbolcuydu. Uzatmayı uzatmaması bir diğer hatasıydı. Kalitesi yükselen(!) ligimiz, hakemi tartışacak mı acaba?

Şükrü Saracoğlu daha kaç kurban alacak merak ediyorum. Uğur Boral'ın sezonu kapatmasının ardından Özer ile Lugano da gazi oldular bugün. Fenerbahçe, neden Trabzonspor gibi bir maçlığına Atatürk Olimpiyat Stadyumu'na ya da Kocaeli'ye gitmez anlayamıyorum. Bu zeminin düzeleceği yok çünkü!

Kısacası keyifli bir maçtı. Ziya Doğan'ın Diyarbakırspor'u tez konusu olmayı hak ediyor. Fenerbahçe ise herşeyi yapmasına rağmen golü bulamadı. Ara sıra böyle maçlar olacaktır. Şampiyonluk ve küme düşmeme yarışı tüm heyecanıyla sürüyor.

06 Şubat 2010 Cumartesi

Kayserispor-Galatasaray Maçının Ardından


İngiltere Ligi tadında bir mücadeleyle başladı karşılaşma. İngiliz türü tribünlerin de etkisiyle olsa gerek Kayserispor öncelikli olarak, tempo yükseldikçe yükseldi. İlk 20 dakika, ciddi bir Kayserispor baskısı vardı. Fakat "bal yapmayan arı" benzetmesi sanki onları anlatmak için üretilmişti.

Galatasaray geride, çekingen başladı oyuna. Forvetsiz olmanın verdiği bilinçle orta saha daha kalabalık tutulmuştu. Caner, Elano, Arda, Dos Santos ve Keita oyun anlayışı yönünden ikiz kardeşmişcesine sahadaydı. Yaratıcılık vardı fakat o yaratıcılığı değerlendirebilecek yoktu.

Kayserispor, ilk yarıda ve hatta 10 kişi kalana dek oyunun hakimiydi. Abdullah Durak, son zamanlardaki en pozitif futbolunu sergiledi. Fakat Mehmet Eren ve Cangele'deki durgunluk hemen göze çarpıyordu. Gökhan Emreciksin, bir şeyler yapmaya çalıştı fakat etkili olamadı. Bu üçlüden gelecek topları bekleyen Makukula da "Almanlar yenilince yenilmiş" sayıldı.

Galatasaray savunmasında Servet yoktu fakat Emre Güngör bu eksikliği hiç hissettirmedi. Makukula ile iyi boğuştu ve en önemlisi sakatlanmadan 90 dakikayı tamamladı. Son haftaların performansı yüksek ismi Caner, günün en kötülerinden biriydi. Hatırladığım kadarıyla bir ya da iki ortası dışında hedefi bulan olmadı. Bu adamı bek oynatmak, öldürmekle eş değer.

Gelelim kırmızı kart pozisyonuna. Hakan'ın gördüğü ilk kartı hatırlayamadım, Lig Tv bu pozisyonun tekrarını bir kez gösterdi fakat kısacıktı. Ondan da bir şey anlamadım. Fakat, ikinci sarı kartta Keita kendini yere öyle bir bıraktı ki daha kötü bir şey olduğunu zannettim. Faul var, var ama Keita'nın atlayışı demeyeyim, geri sıçrayışı olağanmış gibi görünmedi TV başındakilere. Pozisyon sarı kartlıktı belki ama abartı yakışmadı.

Galatasaray'ın son 20 dakikalık baskısı, sadece 1 net pozisyon getirdi. Emre Çolak, topun dibine biraz daha girebilse maçın kahramanı olabilirdi. Onun için belki de böylesi daha hayırlıdır. Aydın Yılmaz'ın Konyaspor'a attığı golden sonra bir daha kendine gelememesi hafızalarımızdaki sıcaklığını hala koruyor.

Galatasaray'ı çok sıkışık bir takvim ve sakatlıklar bekliyor. Buradan en az zararla ayrılmanın yolunu bulmak zorundalar. İç saha maçları, bir şekilde halledilir fakat deplasmanlar beklenenden fazla zorlayacaktır Galatasaray'ı. Bu sonuçtan sonra transferler, daha da tartışılacaktır.

Golsüz fakat zevkli bir maçtı. Hakem, skora direkt etki etmese de faul ve kartlarda tartışmalı kararlara imza attı. Kadir Has Stadyumu'nun çimleri iyi değil ama televizyon başındakilere bile farkını hissettiriyor. 27 Mayıs'tan sonra bu örnekler çoğalacak umudundayım.

05 Şubat 2010 Cuma

Beşiktaş-Gençlerbirliği Maçının Ardından


Beklenenden kötü bir Gençlerbirliği ile beklenenden iyi Beşiktaş arasında geçti karşılaşma. Mustafa Denizli'yi evinde bırakıp gelen Beşiktaş, 44. dakikaya kadar oyunun hakimi olamadıysa da rakibe hiç pozisyon vermedi. 44'ten 70'e kadarsa bambaşka bir futbol seyrettik. 70'den sonraki kısım da bambaşka sıfatını hak ediyordu doğrusu!

Beşiktaş'tan başlayalım. Oyuna iyi başladı fakat hücum anlamında yetersizdi. Golün geldiği ana dek Gençlerbirliği kalesi ciddi bir tehlike yaşamadı. Fakat golden 44'e kadar oyunun tek hakimi Beşiktaş oldu. Farkı her an 2'ye çıkartabilirdi. Hurşut'in oyuna girmesiyle oyun tamamen değişti.

Beklediğimin çok çok altında bir Gençlerbirliği buldum. İlk 44 dakikada hücuma dahi çıkamadılar. Defansta iyi sayılırlardı fakat 3 pastan öteye top taşıyamadılar. Thomas Doll, beklediğimden kötü bir takım çıkartmıştı sahaya. Ailevi sorunları nedeniyle hafta içi antremanlarında iyi çalışamayan Hurşut, oyuna girince Gençler'in hücum anlayışı tamamen değişti. Topu daha iyi kullanan bir Gençlerbirliği vardı artık.

İkinci 45 dakikanın başladığı andan 70. dakikaya kadar oyunun hakimi Gençlerbirliği'ydi. Beşiktaş, orta alanda top çıkartamayınca Hurşut'un taşıdığı toplar büyük tehlike yarattı Beşiktaş kalesinde. Nitekim, Hurşut'un şık golüyle oyun dengelendi. Sonraki dakikalarda, Hurşut ile Mustafa'nın yarattığı ataklar Rüştü'nün ellerinde erimese oyun çok farklı bir noktaya gidebilirdi.

Beşiktaş'ta son haftalarda Ernst ile Fink ciddi anlamda kötü oynuyor. Gençlerbirliği baskısının bir numaralı nedeni, Ernst ile Fink'in top kayıplarıydı. Oyunu bir türlü açamayıp top kayıpları başlayınca Gençlerbirliği umduğundan rahat pozisyonlar buldu. Ernst ile Fink ikilisinden birini dinlendirmek gerekiyor. Hayli yıpranan Ernst bir haftalığına kenara alınsa hiç fena olmaz.

Maçın futbolcusu kimdi derseniz, duraksamadan Tabata derim. Beşiktaş'a geldiği günden bu yana en iyi futbolunu oynadı. Gaziantep günlerinden esintiler sundu adeta. Tabata bu performansını sürdürürse Beşiktaş adına en büyük transfer olur. Delgado'nun dondurulması anlaşılan o ki üzerindeki ölü toprağını silkeledi. Oyunu değiştiren isimdi ve çok şık bir gol attı.

Maçın en kötüsü kimdi sorusunun cevabı, Serdar olacak elbette. İkinci golde ters ayakta yakalandı belki ama yuvarlanarak gelen bir top vardı ortada. Son golde de Tabata'nın orta yapacağını sanıp ileri çıkması en ciddi hatasıydı belki de. Gençlerbirliği'nde Hurşut harici hiçbir futbolcu için iyi oynadı diyemem. Beklenenin oldukça altındaydılar.

Beşiktaş çok önemli bir maçtan 3 puanla ayrıldı. Haftaya oynanacak Gaziantepspor maçı da Beşiktaş'ın istediği gibi sonuçlanırsa çok keyifli ve ciddi önem taşıyan bir Galatasaray derbisi seyredebiliriz. Sonuç olarak, Tabata'nın ekstra oyunu ve Gençlerbirliği'nin beklenenin çok çok altındaki performansı bu sonucu doğurdu. Gençler'deki bariz kadro eksikliği bir kez daha göze çarptı. Stadyumda Mustafa Denizli'ye yönelik hiçbir hazırlığın olmaması gecenin en büyük ayıbıydı.

TRT vs Lig Tv


Geçtiğimiz sezon, Fortis Türkiye Kupası adıyla düzenlenen federasyon kupamız, Lig Tv'de yayınlanıyordu bildiğiniz gibi. Bank Asya 1. Lig maçları da gelecek sezona kadar D-Smart'ta yayınlanacak. Peki bunları neden yazdım? Sebebim şu, bu sezona kadar Lig Tv'nin yayıncılık anlayışını sorgulayacak bir karşı örnek yoktu. Çünkü diğer kanallar ya şifreliydi(D-Smart) ya da takımlarımızın/ülkemizin uluslararası karşılaşmalarını yayınlıyordu. Bu sezon işler değişti. Ortaya TRT faktörü çıktı ve biz genel anlamda Lig Tv yayıncılığını, özel anlamda spiker-yorumcu farklılığını çok net gördük.

Çekim kalitesi, kamera açıları ve çokluğu açısından Lig Tv büyük bir adım ileride. Dün akşamki maçı örnek olarak alalım. Fenerbahçe'nin ilk golünü tepe kameradan değil de maratondaki kameradan seyretmek zorunda kaldık. İlginç oldu ama gözlerimiz böyle bir görüntüye alışık değildi.

Sonrasında uzun bir süre Alişan göründü ekranda. Spiker, Alişan mevzusuna değinmiş olsa bile yönetmen, Alişan'ı çekmekten vazgeçmedi. En sonunda tamamen "zoom" yapıp bir de öyle çekti. Çarşamba geceki Antalyaspor-Galatasaray maçında, karşılaşma içi enstanteneler gösterilirken Serge'nin sümkürmesine tanık olduk. Yönetmen kimdi bilmiyorum ama az kalsın, detaylı bir şekilde gösterecekti Serge'nin hareketlerini.

Sözün özü, Lig Tv çekim kalitesi ve doğru görüntüler anlamında, TRT'yi geride bırakmış durumda. Buna sebep olarak, TRT'nin son yıllarda düşen futbol maç yayıncılığı tecrübesini görüyorum. Devlet kanalı fakat genele baktığımızda Atv kadar karşılaşma yayınlamadılar geçtiğimiz yıllarda. Gelecek sezon, Bank Asya 1. Lig maçlarının TRT'ye geçmesiyle bu eksiklerin düzeleceğini düşünüyorum. Umarım öyle olur!

Gelelim spiker ve yorumcu mevzusuna. Lig Tv, yayın konusunda ne kadar öndeyse TRT de yorum konusunda o kadar önde. Ömer Üründül'ü beğenirsiniz, beğenmezsiniz bunu bilemem fakat maçlara renk kattığı, bilgilendirdiği konusunda her türlü iddiaya varım. Şöyle düşünün, Lig Tv'de yayınlanan çok keyifsiz bir maç ve sadece oyuncuların isimlerini söyleyen bir spiker mi istersiniz yoksa maça detay katan Ömer Üründül gibi bir yorumcu mu?

TRT'nin yorum farkı, yorumcuyla da bitmiyor. TRT'de spikerler de bire bire yorum yapabiliyor. Hatalı ofsaytları ya da faulleri çekinmeden söyleyebiliyor. Peki, Lig Tv'de böyle mi? Lig Tv spikerleri, hata olduğu bariz bir pozisyonda dâhi hakeme ya da oyunculara bir şey diyemiyor. En kısa yoldan, "sözü sizlere bırakıyoruz" diyerek topu taca atıyor.

TRT'nin çok kaliteli ve maça keyif katan spikerleri var. Aslına bakarsanız, Lig Tv'nin de var. Melih Şendil'i Spormax'de izleyince şaşırıyorsunuz. Çünkü, Premier League maçlarını çok farklı anlatıyor. Melih Gümüşbıçak'ı basketbol karşılaşmalarında seyretmenizi öneririm, bence gayet başarılı. Bu iki ismin dışında, Onur Şahin de gayet yeterli. Fakat sorun onların yeterliliklerinde değil. Lig TV spikerleri, büyük bir gerginlikle maç anlatıyor. Aman, kimse bize birşey demesin derdindeler! Bunun sebebi, elbette ki kulüplerimizin aşırı alınganlığı ve ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan, Digiturk protestoları. Bir taraftarın yayıncı kuruluşu protesto etmesini de hiç anlamam ya, neyse!

Söylemek istediğim şu, Lig TV yayıncılık açısından ne kadar ilerideyse TRT de anlatım açısından o kadar ileride. Keşke, ikisini bir potada eritebilseler. TRT'deki yorumlara açık anlatım tarzıyla Lig TV'deki çekim kalitesini aynı ekranda görebilecek miyiz acaba? Çok şey de istemiyoruz hani!

04 Şubat 2010 Perşembe

Ankara Transferleri; Jurica Vranjes


Ankara kulüpleri nicelik olarak azalmış olsalar da nitelik olarak kesinlikle arttılar. Bloga şöyle bir bakıyorum da son 1 aydır en çok Ankaragücü'nden bahsetmişim neredeyse. Şimdi sıra, Gençlerbirliği'ne geldi. Transfer sezonunun başladığı andan itibaren ismi konuşulmaya başlanan Jurica Vranjes, transferin son gününde kiralık da olsa Gençlerbirliği'ne transfer oldu.

Şimdi biraz geriye gidelim, "Kime Ne Lazım? - Gençlerbirliği" yazımda bakın hangi konuya değinmişiz;

"*Ön liberoya mutlaka bir oyuncu alınmalı. Oyunun defansif tarafını oynayabilen bir oyuncu ilk tercihim. Saidou gibi yani. Çok da ofansif olması gerekmiyor açıkçası. Alınacağını ümit ediyorum."

Aklın yolu bir, Gençlerbirliği yöneticileri ve teknik ekibi de bu eksiği görmüş olmalılar ki oldukça iyi bir alternatifle boşluğu doldurdular. Osijek doğumlu Vranjes, 1980'de hayata merhaba demiş. Ocak doğumlu olduğunu düşünürsek 79'a daha yakın olduğunu söyleyebiliriz.

Gelin, Vranjes'in kariyerinde kısa bir seyahate çıkalım. Doğduğu kentin takımı, NK Osijek'de futbol yaşantısına başlamış Hırvat ön libero. Kulüp halinde kayda değer hiçbir başarısı bulunmayan Osijek'in çıkardığı futbolcularla epey ünü var. Efsane forvetlerden Davor Suker, hem Vranjes'in hemşehrisi hem de "start yeri" kardeşi. Böyle bir sıfat yok muhtemelen fakat artık olsun!

Hırvat futbolcuların Avrupa'daki ilk durağı genellikle Alman Ligi olur. Sağolsun, Vranjes de bu klişeyi bozmamış ve Osijek'den 3 milyon Avro karşılığında Leverkusen'e geçmiş.

Leverkusen'de asla birinci adam olamadı Vranjes. Leverkusen'in altın çağında bu takımın oyuncusu olduğunu düşünürsek yaşadıkları pek de sürpriz değil aslında. Leverkusen'de neredeyse boş geçtiği sezonlar, 2. takıma yollandığı dönemler oldu ve ardından sözleşmesinin bitimiyle birlikte VfB Stuttgart'a bonservis ücretsiz geçti.

Stuttgart'ta biraz daha gözdeydi fakat yine de filmin esas oğlanı olamadı. Zvonimir Soldo, Hleb gibi isimlerin gerisinde kaldı. Buna rağmen, sezonluk 20 maçın altına hiç düşmedi. 2004-2005 sezonu da benzer şekilde geçti Hırvat ön libero için.

İki senelik bu maceranın ardından yine bedelsiz olarak Werder Bremen'e transfer oldu. Bremen'deki ilk sezonunda Tim Borowski, Torsten Frings, Frank Baumann ve Johan Micoud gibi isimlerle yarışan Vranjes, bu rekabete rağmen gayet iyi süreler elde etti. Diğer sezonlar da benzer geçti. Werder'in efsane dönemlerinden birini yaşadı. Klose'li, Diego'lu takımın bir parçasıydı. Kimi zaman 11 başlıyordu, kimi zaman yedek kulübesini şenlendiriyordu ama değişmeyen bir şey vardı ki o, tam anlamıyla bir görev adamıydı.

Yıllar geçtikçe süre alamamaya başladı. Geçen sezon yalnızca 14 maçta yer aldı. Yaz transferinde kulüpten ayrılacağını açıklasa da bu ayrılık gerçekleşmedi. Artık kadroda düşünülmeyen bir futbolcuydu. İşte, tam bu noktada devreye Gençlerbirliği ve muhtemelen teknik direktörleri Thomas Doll girdi. Vranjes'in aklı çelindi ve Bremen'le anlaşma sağlandı. Gençlerbirliği'nin en zayıf noktası bir görev adamıyla dolmuştu artık.

Gençlerbirliği açısından zayıf geçtiğini düşündüğüm transfer dönemi, bu transferle birlikte ciddi anlamda şenlendi. Thomas Doll'un en büyük sıkıntısı, ön libero ve santrfordaydı. Santrforu "ciddi" bir adayla yamayamadılar fakat ön libero için getirebilecekleri birkaç kaliteli isimden birini getirdiler.

İsmen ve kariyer açısından çok iyi bir transfer fakat uzun zamandır 11 oynamadığı ve buna bağlı olarak performans düşüşleri yaşayabileceğini unutmamalıyız. Takıma ve kadroya uyum sağlamak da önemli elbette. Burada en büyük görev, Doll'e düşecek. Bu birleşim iyi sonuçlar doğurursa gelecek sezon, iskeleti kurulmuş ve sorunları ortadan kalkmış bir Gençlerbirliği bekler bizi. Tıpkı, sezon başındaki Bursaspor ve Kayserispor gibi. Birkaç kaliteli yamayla (Bkz: Makukula ve Ivan Ergiç) şampiyonluk yarışına dahil olan bir Gençlerbirliği seyredebiliriz. Ne diyelim, haydi Gençler!

Drava Nehri'nin bittiği yerde doğan ön liberonun ulusal takım kariyeri, 1998'de U-18 takımıyla başladı. 2002 ve 2006 Dünya Kupaları'nda Hırvatistan milli takımı kadrolarında yer alan Vranjes, 2002 Dünya Kupası'nda oynamışsa da 2006'da forma giyemedi. Milli olma sayısı ise hayli tartışmalı. Kimi kaynakta 26 yazıyor, kimisinde 12. FIFA'yı baz alırsak bu sayı 9. Artık sıra Vranjes'in futbolunda.

03 Şubat 2010 Çarşamba

Kafa Karışıklığı


Geçtiğimiz günlerde Vatan Gazetesi'nde TBF başkanı Turgay Demirel'in röportajını okudum ve tek kelimeyle irkildim. Aslına bakarsanız röportaj, Boxer dergisi için yapılmış ve Vatan o röportajdan alıntılar yapmış.

Turgay Demirel öyle konuşmuş ki mikrofonun diğer ucundaki TBF başkanı değil de herhangi bir kulüp başkanıymış gibi geldi bana. Efes Pilsen'i direkt olarak hedef seçmiş ve çok tartışılan doping mevzusunun organize bir iş olduğunu düşündüğünü söylemiş. Bir federasyon başkanı böyle konuşmamalı. Federasyon başkanı sahiden samimiyse "düşünüyorum, farz ediyorum, vs." gibi eylemlerle biten cümleler kuramaz. Böyle bir düşüncesi varsa önce didik didik edip araştırır ve ardından çok gerekli ise konuşur.

Röportajın olay yaratan tek kısmı burası değil. EuroLeague'de Efes Pilsen'in bir üst tura yükselişine de takmış Demirel. Öyle cümleler kurmuş ki Efes Pilsen, Unicaja Malaga'ya "teşvik primi" verdi diyecekmiş biraz daha zorlasa. İnanılmaz bir şey. Bir federasyon başkanı, federasyonu dahilindeki bir takıma bu kadar düşman olsun, insanın aklı almıyor!

TBF ile Efes Pilsen kulübü arasında neler geçtiğini bilemiyorum ama görünen o ki epey vahim şeyler yaşanmış. Turgay Demirel, Türkiye Basketbol Federasyonu'nun değil de söz gelimi, Türkiye Futbol Federasyonu'nun başkanı olsaydı Haluk Ulusoy'un gördüğü tepkinin en iyimser ihtimalle 10 katını görür ve büyük bir ihtimalle koltuğunu koruyamazdı.

Umarım, bu akıl tutulması kısa bir süre içindir. Çünkü Efes Pilsen, 90 kuşağına basketbolu sevdiren takım. Bugün 20'lerinde olan ve basketbolla az buçuk ilgisi bulunan herkesin aklına önce Koraç Kupası ardından Petar Naumoski'li, Murat Evliyaoğlu'lu, Ufuk Sarıca'lı ve Tamer Oyguç'lu takım gelir. Rahmetli Conrad McRae hatırlanır sohbetlerde.

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nı ülkemize kazandırarak çok büyük bir iş başaran TBF başkanı Turgay Demirel, bir şey biliyorsa susmamacasına konuşmalı fakat varsayımlar üzerinden gidip aynı varsayımlarla tarihi bir kulübü lekelememeli!

*Söz konusu röportaj için sizi şuraya alayım!

02 Şubat 2010 Salı

Ankaragücü Transferleri; Robert Vittek ve Jan Rajnoch


Ankaragücü öyle bir transfer dönemi geçirdi ki getirilebilir ne kadar "isimli" futbolcu varsa Ankara ayazına getirdi. Geremi, Rothen, Sapara derken Robert Vittek ile Jan Rajnoch, kalan 15 karşılaşmada Ankaragücü'nü ligde tutmak için savaşacak. Kim bilir, belki de gelecek sezon şampiyonluk için Sarı Lacivertli formayı sırtlayacak.

Ara transfer döneminde 5 yabancı oyuncu getirmek kolay iş değil. Hele getirilenler isimli yabancılarsa ve getiren takım, bir Anadolu kulübüyse. Geremi, Rothen ve Sapara'yı daha önce değerlendirmiştik, şimdi sıra son işlerde;

Marek Mintal ile Robert Vittek Türkiye'de izlemek istediğim yabancılardandı. Marek'i göremedik belki de ama Robert Vittek kısmet oldu sonunda. 1 nisan 1982 doğumlu Vittek futbola doğduğu şehrin takımı Slovan Bratislava'da başladı. 1999'dan 2003'e dek 101 maçta 47 gole imza attı ve Avrupa futbol piyasasında ismini duyurmaya başladı.

Derken yaşadığı sakatlıkların da etkisiyle beklenen patlamayı yapamadı ve yeteneklerinin zıttı sayılabilecek bir kulübe, Bundesliga 2 takımlarından 1.FC Nürnberg'e 280 bin Avro karşılığında transfer oldu. Almanya'daki ilk sezonunda 9 gol, 10 asistle takımının Bundesliga'ya yükselmesine katkıda bulundu. Vatandaşı Mintal ise aynı sezonu 18 golle tamamlamıştı.

Bundesliga'daki ilk sezonunda ancak 5 gole imza atabildi Vittek ve bir forvetten beklenenleri karşılayamadı. İkinci sezonu da öyle başlamıştı ki ligi 16 golle noktaladı. Peki, bu nasıl oldu?

İlginç gelebilir fakat Vittek, 2005-2006 sezonundaki ilk golünü 19. haftada kaydedebildi. 18 hafta suskun kalan Vittek, sezonu tamı tamına 16 golle noktalamayı başardı. Aynı sezon içerisinde "kulak tırmalayıcı" bir rekora da imza attı. 24. haftada Nürnberg, Duisburg'u 3-0'la geçerken 3 golde de Vittek imzası bulunuyordu. 25. hafta da farklı geçmedi onun için. Takımı, Köln'ü deplasmanda 3-4 yenerken bir 3 gol daha atmıştı Vittek ve Alman Bundesliga'sında peşpeşe 2 hafta içerisinde en çok gol atan futbolcu ünvanını elde etmişti.

Bu inanılmaz performans Vittek'i Avrupa futbol piyasasının tam göbeğine yerleştirdi. Bundesliga'nın "tepe" kulüplerinden Hamburg'un onunla ilgilendiği söylentileri giderek büyüdü. Ukrayna'nın lokomotiflerinden Dynamo Kiev ise 10 milyon Avro'luk bir teklifle Nürnberg'in kapısını çaldı. Nürnberg, bu teklifle birlikte Rusya'dan gelen teklifleri de reddederek yıldızını elden kaçırmadı.

Ertesi sezonlar pek de iyi gitmedi Vittek için. 2006-2007 sezonunda ancak 4 gol atabildi. Ertesi sezon ise tam bir çöküş yaşandı. 2007-2008 sezonunu ancak 1 golle tamamlayabildi ve takımı Nürnberg, Bundesliga 2'nin yolunu tuttu. Vittek'in Bundesliga 2'de başlayan Almanya macerası, aynı mekanda son buluyordu. Nürnberg, 4 milyon Avro gibi hatrı sayılır bir miktar karşılığında Fransız Lille'ye yolladı Slovak santrforu.

Robert Vittek'in Fransa günlerine dair rakamlara geçelim hemen. Fenerbahçe'nin UEFA Avrupa Ligi'deki rakibi Lille'de forma giyen santrfor, ilk sezonunda beklentilerin altında kaldı. Ligue 1'deki ilk golünü ancak 14. haftada, Saint-Etienne'ye karşı bulan Vittek, sezonu 6 gol/5 asistle noktaladı. Onun gol attığı tüm maçları Lille kazandı. Bir zamanlar, Hakan Şükür'ün de buna benzer bir ulusal takım istatistiği vardı hatırlarsınız! Bu sezon ise UEFA Avrupa Ligi ön elemelerinde FK Sevojno Uzice'ye ve Genk'e birer gol atmayı başardı. Elemeleri geçtiğimize göre sıra grup maçlarında. Genoa filelerine de bir gol bıraktı Slovak forvet. Ligue 1'deki karnesinde ise ancak 2 gol var.

Robert Vittek, Nonda ya da Hakan Şükür tarzı bir sabit santrfor değil. Onun en büyük özelliği, ceza sahası çevresinde buluştuğu toplarla çok çabuk gole gidebilmesi. Bitiriciliği de fena sayılmaz. Vittek'in unutulmaması gereken bir diğer meziyeti ise asistçiliği. Bu sezonu da sayarsak son 7 sezonda 33 asisti var Slovak'ın. Yani sezon başına 4,71 kez golle buluşturmuş takım arkadaşlarını. Vassell düzelse muhteşem bir ikili oluşturabilirler. Hem de sözde değil, özde!

Unutmadan ekleyelim, Robert Vittek 2006 yılında Slovakya'da Yılın Futbolcusu seçilmiş ve 2001'den bugüne dek 68 kez milli formayı giymiş.

Gelelim diğer transfer, Çek savunmacı Jan Rajnoch'a;

Açık konuşmalıyım, bugüne dek Rajnoch'u hiç duymamıştım. Biraz araştırdıktan sonra hakkında şu bilgilere ulaştım;

*1981 doğumlu bir stoper. Ön libero mevkiinde de oynayabiliyor.
*1991'de Sparta Prag'ın altyapısına girmiş. Onunla dönemdaş olan isimler Shakhtar'ın çok beğendiğim savunmacısı Tomáš Hübschman ve Trabzonspor ile Beşiktaş'tan hatırladığımız santrfor Tomas Jun.
*Sparta'da tutunamayınca kiralık listesinin değişmezlerinden biri olmuş. FK Mladá Boleslav ve SC Xaverov'da forma giymiş.
*2003-2004 sezonunda Bohemians'a bonservisiyle birlikte transfer olmuş. Ertesi sezon 1. FC Slovácko'ya gitmiş. Sonrasındaysa FK Mladá Boleslav günleri başlamış. Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında kiralık olarak Almanya'da, FC Energie Cottbus forması giymiş ve küme düşmüş.
*2008'de ilk kez Çek Cumhuriyeti ulusal takımının formasını, İngiltere'ye karşı giymiş. Bugüne dek 4 kez milli olmuş.
*Mücadeleci oyunu, sert şutları ve hava hakimiyetindeki başarısıyla tanınıyor.
*Favori oyuncusu Chelsea'den John Terry. Çapkınlıkları benzemesin.
*Son paragrafa kendi yorumumu ekleyeyim. Referansları gayet iyi ve Çek futbolundan genel olarak kötü stoper çıkmaz. En azından sert ve mücadeleci olurlar. (Bkz: Tomas Sivok ve Tomas Zapotocny) Şimdilik "kapalı kutu"ymuş gibi gözükse de faydalı bir transfer olacağını düşünüyorum.

Ne yalan söyleyeyim, Ankaragücü'nden böylesine dengeli hamleler beklemiyordum. Defansta problemleri vardı, orayı yamadılar. Kanatlar aksıyordu, hemen ilacı bastılar. Oyun kuracak kimse yoktu, Sapara'yı getirdiler. Ve nihayet, Vassell'i beklemekten bir hal olmuşlardı, Slovak milli Vittek yetişti imdatlarına.

Ankaragücü bu sezonu kurtarabilirse, önümüzdeki yıllar çok ilginç sürprizlere gebe olacak. Açıkçası, şimdiden heyecanlanıyorum. Bu kadronun oluşumu, hayli sıkıntılı ve etik dışı süreçler sonucu gerçekleşmiş olsa da şu anki Ankaragücü'nün TSL'ye apayrı bir renk kattığını söylemek zorundayız.

*Yazıya katkılarından ötürü Atakan Çakmak'a çok teşekkürler.

01 Şubat 2010 Pazartesi

Turkcell Super Lig, 19. Haftanın Panoraması


19. haftayı da noktaladık. Keyif açısından yine vasat bir haftaydı. 4 büyüklerin dördü de istediklerini rahatça alıp sahadan ayrıldı. Haftanın en zorlu maçı olmasını beklediğim Bursaspor-Eskişehirspor karşılaşması, beklediğimden kolay bir şekilde Bursa'nın oldu.

Sivasspor-Fenerbahçe maçını seyredemedim. Geniş özetlerden izlediğim kadarıyla Fenerbahçe, çok çok rahat bir galibiyet almış. Hafta içi oynanan Bursaspor maçından sonra herkes böyle bir sonucu bekliyordu aslında. Tek faka basan "iddaa" oldu. Fenerbahçe'ye verilen 1.65'lik oran, adeta ikramiye gibiydi.

Sivasspor kötü gidiyor ve toparlanmaya yönelik hiçbir sinyal vermiyor. Bu gidiş, iyiye gidiş değil. Muhsin Ertuğral'la olmayacağı görüşü bir hayli ağır basmaya başladı kafamda. Sivasspor, sezonu Ertuğral ile tamamlayabilir umarım. Ama açık konuşmalıyım, pek zannetmiyorum!

Fenerbahçe'ye geçelim. Yine aynı hataya düşülüyor. Övgü yarışı düzenleniyor adeta. Oynanan maçlara bakın; Denizlispor ile Sivasspor. Bu takımların defansı yol geçen hanı gibi. Gol atmayanı dövecekler. Galatasaray maçından sonraki düşüşü kimse unutmamalı, tarih tekerrürden ibaret.

Denizlispor-Galatasaray maçının ikinci yarısını seyredebildim. Arda sahiden de iyi bir performans sergiledi ve bunu golle süsledi. Leo Franco ise adeta sınırları zorluyor. Arkasında Aykut ve Ufuk gibi kaleciler varken daha dikkatli olması gerekiyor. Franco'nun ömrü, 1 sezondan daha fazla olmayacak gibi.

Denizlispor için artık küme düştü dersek yeri var. Şaka, maka bu takımın henüz galibiyeti yok. Alabilecekler mi, o da muamma! Golü yedikten, golü bulana dek iyi oynadıklarını söyleyebilirim fakat defansları için iyi bir kelime kullanamam. Denizlispor için tek dileğim, Bank Asya'ya borçsuz bir şekilde düşmeleri ve olabildiğince çabuk TSL'ye yükselmeleri.

Galatasaray'ın çok ciddi hücum silahları var ve istedikleri zaman, gol atmamaları imkansız. Fakat defans ve kaleci problemleri görmezden gelinemez. Yine de Galatasaray'ın önü açık. Ligi sonuna dek kovalayacağı neredeyse kesin.

Bursaspor-Eskişehirspor maçı adeta 1-0 başlamış. Çok beğendiğim sağ bek Koray Arslan'ın büyük hatasını iyi değerlendiren Ozan İpek, galibiyeti daha ilk dakikalarda kopartmış. Sonrası yine Bursaspor baskısı altında geçen dakikalar. Goller de kolaylıkla gelmiş. Bursaspor rölantiye almasa daha açık bir fark izleyebilirmişiz.

Bursaspor iyi yolda ve ligi son haftaya dek taşıyamasa bile gelecek sezon UEFA Avrupa Ligi'ni getirecek bir derece yakalayacaktır. Sercan Yıldırım'ın transfer söylentilerinden sonra yeniden form tutmaya başladığını ayrıca hatırlatalım. Eskişehirspor anlaşılan o ki bu sezon kör, topal ilerleyecek. Ne uzayacak, ne de kısalacak!

Manisaspor-Ankaragücü maçı, suda değil de çimde oynansaymış daha güzel bir futbol seyredebilirmişiz. Top çimlere o kadar çok takılmış ki futbolcuların yaratamadığı pozisyonları, istemsiz bir şekilde yağmur gerçekleştirmiş. Ankaragücü'nün son dakikalarda kaçırdığı net ötesi pozisyonu, bulup izlemenizi öneririm!

Yeni transfer Jerome Rothen de suyu şenlendiren oyunculardan biriydi. Özetlerde birkaç kez ismini duydum fakat nasıl oynadığı hakkında bilgi sahibi değilim. Ankaragücü, gelecek hafta kazanmak zorunda. Manisaspor'un durumu pek iyi değil. Bülent Uygun'dan sonra Hikmet Karaman ile görüşmüşler fakat o da olmamış. Kaliteli kadrolarına rağmen işleri pek kolay değil.

Kayserispor yine Makukula ile gülmüş fakat maçın kahramanı Cangele olmuş. Arjantinli, Makukula'yı öyle güzel besliyor ki sadece bu maçta, 3 kez kaleciyle karşı karşıya bırakmış. Cangele&Makukula, son yılların en iyi ikilisi. Böyle bir ikiliyi uzun zamandır hatırlamıyorum. Kayserispor'un yükselişinde bu ikiliyi ayrıca değerlendirmek gerek.

Gaziantepspor ise beklentilerime bir türlü karşılık veremiyor. Bu maçta da iyi oynamamışlar. Haftayı bay geçeceklerini düşünürsek akıllarını toplayabilmeleri için uzun uzadıya düşünebilirler. Her zaman arkasında olduğum Couceiro, böyle giderse sezonu bitiremeyecek.

İBB-Kasımpaşa maçının ilk yarısında evdeydim. Alt yazıda Kasımpaşa'nın 0-2 önde olduğu yazıyordu. Şaşırdım ama çok büyük bir sürpriz olmadı benim için. Daha sonra dışarı çıktım ve eve geldiğimde maçın 4-2 sonuçlandığını gördüm. Bu kez de pek şaşırmadım. Kasımpaşa'nın o felaket savunmasıyla böyle bir şey yaşayacağı belliydi ve sinyalleri çok önceden verilmişti. Bu kaybın onları çok üzdüğünü sanmıyorum. İBB ise TSL'ye çıktığı ilk sezonun ardından ilk kez bu denli üst sıraları zorluyor. Umarım sezon sonuna kadar böyle giderler ve hiçbir dedikoduya meydan vermezler.

Haftanın Antrenörü: Ertuğrul Sağlam (Bursaspor)
Haftanın Oyuncusu: Uğur Boral (Fenerbahçe)
Haftanın Genç Oyuncusu: İskender Alın (İBB)
Haftanın Hakemi: Kuddusi Müftüoğlu (Sivasspor-Fenerbahçe)

Turkcell Super Lig'de 19. Haftanın 11'i;



Haftanın Sayıları:

Gol: 24
Sarı Kart: 34
Kırmızı Kart: -

Ceza Tahtası:

Hakem Tartışmaları: Hakemler çok formda değil, bu kesin. Fakat, o kadar çok tartışılıyor ki haddini aşıyor. Trabzonspor'un Mustafa Kâmil Abitoğlu'na karşı tavrı hiç hoş değil. Sonradan öğrendim ki Abitoğlu'nun karşılaşmalarına atanmaması için TFF'ye dilekçe göndermiş Trabzonspor. Açık konuşmalıyım, hiçbir takımın böyle bir hakkı yok gözümde. Selçuk Dereli'ye de aynısı yapılırdı, Cüneyt Çakır'a hala yapılıyor, şimdi de Abitoğlu. Kulüplerin anlaması gereken birşey var; bu sahnede aktör onlar belki de fakat yönetmen TFF'den başkası değil. 4 büyüklerimiz, çok geç olmadan bunu anlar umarım!

*"Haftanın 11'i"nde Arda Turan az kalsın ön libero olacaktı fakat vaziyet öyle değil :). Orta sahaların göze çok battığı bir hafta olunca, bu tür yerleşim yanlışlıklarıyla karşılaşıyoruz malesef!