BIY AD

25 Kasım 2009 Çarşamba

"GOAL"lü Röportaj; Ali Deniz


Uzunca sayılabilecek bir aradan sonra röportajlarımıza devam ediyoruz. Bugünkü röportaj konuğumuz, Türk basınındaki parmakla sayılabilecek futbol dergilerinden biri olan GOAL'ün editörü Ali Deniz. Dolu dolu bir röportaj olduğu kanısındayım. "Dolu dolu" ikilemesini laf olsun diye kullanmıyorum üstelik. Sahiden de bilgilendirici, düşünmeye sevk edici-Barca/Real sorusuna dikkat- bir röportaj okuyacaksınız. Şahsen ben, Ali Bey'in cevaplarını okuyunca bu sonuca ulaştım. Sizler de aynı lezzeti alırsınız umarım.

Neyse, lafı fazla uzatmayayım ve röportaja başlayalım;

*Futbol dergileriyle pek haşır neşir olmayanlar Ali Deniz ismine yabancı olabilir. Biraz klasik olacak ama tanımayan okuyucularımız için sizi tanımak istesek?

2001 yılında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldum. 1996’dan bu yana medyanın çeşitli alanlarında çalışıyorum. Son beş yıldır da GOAL’ün editörlüğünü yapmaktayım.

*Türkiye'deki sayılı futbol dergilerinden biri de GOAL. GOAL'de Uğur Meleke, Ogan Tarhan ve Ege Görgün gibi kaliteli yazarlar ikâmet etmekte. Peki, neden Türk futbolu biraz daha geri planda kalıyor GOAL dergisi için? Bu bir yayın politikası mı?

Yazarlarımızı belirlerken ülke futboluna farklı bir açıdan bakabilen isimler üzerine durmayı tercih ediyoruz. Dikkat ettiğimiz bir diğer konu ise bu isimlerin Avrupa ve dünya futboluna olan ilgileri. Çünkü GOAL, dünya futbolundan beslenen bir dergi. Son dönemlerde ülke futboluna dair bazı çalışmalar da yapmaya başladık aslına bakılırsa. Ancak bunu gerçekleştirirken de konularımızı bir şekilde dünya futboluna entegre etmeye dikkat ediyoruz. Türkiye’de ülke futbolunu okuyucularına yansıtan yeterince spor gazetesinin olduğu düşüncesindeyim. Yapılanı tekrar etmek, okuyucuların günlük olarak tüm yönleriyle ulaşabildiği bir alanda aylık yayın yapmak her şeyden önce verimli değil. GOAL eksik olanı tamamlama iddiasında; olaylardan çok olgulara dayalı, anlardan çok süreçleri irdeleyen bir yayın anlayışıyla küresel futbola ayna tutmak. Zaten gündemimiz küresel futbol olunca Türkiye futbolu da ister istemez genel içindeki hacmi kadar yer alıyor sayfalarımızda.

*Spor medyasının durumu hakkında neler söylersiniz, ayrıca okumaktan keyif aldığınız yazarlar kimler?

Doğrusu bazı örneklerden yola çıkarak spor medyasının içinde bulunduğu durumun pek de iyi olmadığını söylemek mümkün. Manipülasyon ve sansasyon üzerine kurulu yayın anlayışının hakim olduğu bir gerçek. Bu yalnızca Türkiye ile ilgili bir sorun da değil. Dünyanın birçok ülkesinde hâkim olan bu yayın anlayışını değiştirmek çok zor. Ancak bir ülkenin spor medyasından söz ediyorsanız meseleye daha geniş bir perspektiften bakmanız gerekir. Birçok İspanyol, İtalyan ve hatta İngiliz spor gazetesi benzer yayın anlayışıyla yayın yapıyor. Bu açıdan bizimkilere de fazla haksızlık etmemek gerek. Asıl sorun onlarda kitlelerin rahatlıkla ulaşabileceği alternatif yayın organlarının da fazlasıyla bulunması. Biz de işte bu yok. Bir ülke medyasının içinde bulunduğu durum bu alternatiflerin yaşamasına olanak tanımasıyla ölçülebilir. Yoksa “x” ya da “y” gazetesinin yayın anlayışı ancak ayrıntıdır. Elbette bu da eleştirilebilir ama tüm medyayı bağlamaz. GOAL yayın hayatına başladığı günden bu yana sözünü ettiğim alternatifi oluşturabilme çabası içerisinde. Kısmen bir önceki sorunun yanıtını da oluşturuyor bu çaba.

Uğur Meleke, Cem Dizdar, Mehmet Demirkol gibi isimleri takip etmeye çalışıyorum. Bir de özlediklerim var; Kazım Kanat, Vedat Okyar gibi…

*Artık kulüplerimiz de dergi mecrasına girmiş durumda. Muhakkak ki bu dergilere göz gezdiriyorsunuzdur. Size göre kaliteli sayılabilecek, fanatizmden uzak kulüp dergileri var mı?

Türkiye’de bir gazetenin spor servisinden şampiyon olan takımın bayraklarının sarkıtıldığını görmüşlüğüm vardır. Bağımsız ve tarafsız olması gereken bu tür yayın organlarının bünyesinde bile bunlar yaşanırken kulüp dergilerinin fanatizmden uzak olmasını beklemek umuttan öteye gidemez. Ayrıca kulüp yayın organlarını bir imaj ve pazarlama aracı olarak görmek gerek.

*Kulüplerimizin kanalları hakkında neler düşünürsünüz? Bu kanallar sahiden de gelir getirir mi yoksa sadece vakit kaybı mı? Bana biraz vakit kaybı gibi geliyor da.

Televizyonlar da tıpkı dergiler gibi imaj ve pazarlama faaliyetinin bir ayağı. Çok fazla bilgim yok ama bana öyle geliyor ki; gelir getirme konusunda çok başarılı değiller. İzlenebilirlik düzeyleri de oldukça düşük.

*Güncel sorulara geçelim, bu sezon 4 büyüklerin performansı hakkında neler düşünüyorsunuz? TSL ve Avrupa'da neler yapabilirler?

Senelerdir değişen bir şey yok; kötü futbol ve bütçe farkıyla şampiyonluk ligin karakteri olmaya başladı. Yeni bir şampiyon takımın çıkması ülke futbolu açısından büyük şans olur diye düşünüyorum. Bu, öncelikle “büyük” takım dediğimiz kulüplerin silkelenmesini, diğer taraftan ise diğer Anadolu kulüplerinin şampiyonluğu ulaşılabilir bir hedef olarak görmesini sağlayacak. Ancak bunun için önümüzde biraz daha zaman var gibi geliyor bana.

Avrupa’da başarı ise hayal gibi. Takımlarımız sezon içerisinde ciddi bir performans sıçraması yapamazlarsa başarı yakalama şansları düşük.

*"Anadolu'dan bir şampiyon çıkarsa o takım ... olur" diye bir cümle ortaya atsam boşluğu hangi kulübümüzle doldurursunuz?

Şampiyonluk için ciddi potansiyele sahip takımlarımız var. Ben bunların başına Bursaspor’u koyuyorum. Hem kent, hem taraftar potansiyeli açısından çok ciddi bir güce sahipler, eksikleri ise istikrar. Ayrıca Kayserispor ve hala zamana ihtiyacı olsa da Eskişehirspor’un da ileride şansı olabilir.

*Bir soru da ulusal takımdan olsun. TFF başkanı olsanız ve sınırsız paranız olsa milli takımın başına kimi getirirsiniz? Normal bir vatandaş olarak soruyu değiştirirsek teknik adamın yerli mi yabancı mı olmasını tercih edersiniz?

İsim vermenin doğru olmadığını düşünüyorum. Bırakalım görevi yürütme olanlar görevlerini yapsınlar. Ondan sonra basın olarak biz de toplumsal denetleme mekanizmasının bir parçası olarak gereğini yaparız. “Yerli mi, yabancı mı” sorusunun ise mutlak bir yanıtı yok. Asıl mesele “milli takımı tartışmalardan uzak tutmak”. Hal böyle olunca yerli teknik adam tercihinin bir takım riskleri çıkıyor ortaya. Mevcut koşullarda adı ne olursa olsun yerli bir teknik adamın işin en başında tartışma yaratacağını düşünüyorum. Bu, onların başarısız olacağı anlamına gelmiyor kesinlikle. Ancak tercih yapılırken tüm etkenlerin göz önünde bulundurulması şart.

*Gönlünüz Barcelona'da mı, yoksa Real Madrid'e mi kayıyor? Bu iki takım arasından hangisini seçersiniz?

Çok klasik olacak ama gönlüm iyi oynayandan yana. Bu durumda Barcelona şu an için bir adım önde gibi görünüyor. Şunu belirtmeliyim ki bu klasik yanıt öylesine verilmiş değil. İki kulüp net bir şekilde farklı dünya görüşlerinin, farklı algılama biçimlerinin, farklı değerlerin temsilcisi olarak algılanıyor. (Zaten bu soruyu sormanızın temelinde de bu yatıyor.) Son dönemin moda olan ve kabul gören cümlesi “futbol asla sadece futbol değildir”in bir yansıması bu. Bu cümlenin yanlış olduğunu savunmuyorum elbette. Hatta feci halde gerçeğe dayalı bir saptama. Ancak her gerçek olanı kabullenmek zorunda da değiliz. Ben, “futbolu sadece futbol haline getirmeliyiz”ciyim. Ancak bu şekilde oyunu, oyun olarak görebiliriz. Futbola haddinden fazla değer biçmek oyunu bir “katarsis” nesnesine dönüştürüyor. Hal böyle olunca hem oyunun özünü kaçırıyoruz, hem de savunduğumuz değerleri o kulübe, bu kulübe yükleyip evde pineklemeye başlıyoruz. En iyisi oyundan zevk almak, diğer şeyleri hayatlarımızın içinde aramak. İşte bu yüzden sadece iyi oynayan kazansın.

*Türkiye ve Dünya'da favori futbolcularınız kimler ve tabii favori teknik direktörünüz? GOAL'in Alex Ferguson tercihine katılıyor musunuz?

Yetenek açısından bakıldığında Messi fantastik bir futbol kahramanı gibi. Ama futbol zekâsını ön planda tutarsak Xavi neredeyse kusursuz. Cristiano Ronaldo, Zlatan İbrahimovic, Fernando Torres gibi isimleri de sayabiliriz. Türkiye’de ise Arda’nın yeteneği tartışılmaz. Bizim sorunumuz yetenekten çok eğitimle ilgili. Futbolcularımıza temel eğitimi veremiyoruz gibi geliyor bana. Hep eksik olan bir şey var çünkü.

Alex Ferguson benim de favorim. Onun yanına Wenger ile Benitez’i ekleyebiliriz.

*Artık klasikleşmiş bir soru; gün geçtikçe çoğalan ve spor medyasında yeni bir alternatif oluşturan futbol blogları hakkındaki görüşleriniz neler? Blogları takip edebiliyor musunuz?

Blogları “iletişimin özgürleşmesi” açısından ele almak gerek. Kitle iletişiminin tekellerin eline geçmesine karşı tabandan gelen bir hareket bu. O ölçüde de yararlı elbette. Bu işle ilgilenenler bunun ne derece bilincinde ya da işlevlerinin farkındalar mı, bilmiyorum. Bir gerçek var ki; ciddi bir alternatif oluşturmayı başarmış durumdalar. Blog sahiplerine bu özgürleştirici ve alternatif yaratan ruhu korumak gibi bir görev düşüyor.

Çok teşekkürler!..

*Bloggerların daimî dostu Ege Görgün'e, bu röportaja katkılarından dolayı çok teşekkür ederim!

7 yorum:

Oğuz Öztürk dedi ki...

okumak çok keyifliydi, tebrikler !

gkslsrt dedi ki...

Çok sağol Oğuz! senin röportaları da bekliyoruz.

Hüseyin Ataş dedi ki...

kardeşim harika olmuş ellerine sağlık :)

Falagar dedi ki...

Güzel bir röportajdı.Tebrik ederim.

gkslsrt dedi ki...

Çok teşekkür ederim arkadaşlar. Hüseyin'cim senin yorum iki tane gelmiş birini sildim yanlış anlama. İkisi de aynıydı. Umarım devam edeceğiz röportajlara!

gkslsrt dedi ki...

Bu arada bugün yollarda olduğum için yorumları biraz geç güncelleyebildim, malum bayram trafiği :)

Adsız dedi ki...

güzel röportajdı tebrikler arkadaşım.