BIY AD

31 Ekim 2009 Cumartesi

Bülent Uygun'dan Önce ve Sonra Nilüferspor


Bülent Uygun'un yeni takımını duymuşsunuzdur mutlaka. Tabii, resmi görevle değil de fahri olarak çalışmaya başlayacağı yeni takımı. Amacım zaten bilinen bir haberi paylaşmak değil, Uygun'un en azından şöyle bir uğrayıp geçeceği yeni takımını sizlere tanıtmak;

TFF 3. lig 1. grupta yer alan Bursa Nilüferspor, 2007-2008 sezonuna dek Bursa Nilüfer Belediyespor ismini kullanıyordu. Bilmeyenler için söyleyeyim Nilüfer, Bursa'nın 3 merkez ilçesinden biri. Takımın adı Nilüfer BLD.Spor iken Bozüyükspor dolayısıyla birkaç maçını seyretmiştim. Üst sıraları pek fazla hedeflemeyen, genç futbolcular yetiştiren vasat bir TFF 3. lig takımıydı o zamanlar.

Nilüfer Belediyespor'dan Nilüfer Sportif A.Ş'ye geçişi pek takip edemedim açıkçası. İnternet araştırmama göre, kulübün mevcut başkanı Nevzat Tuna takımı satın almış ve yüksek hedefler koymuş. Bu yüksek hedefler şöyle; Nilüferspor, 5 yıl içerisinde TSL'ye yükselecek.

Nilüferspor'un önceki teknik direktörü de hayli ilginç bir isim; 1982 doğumlu Mehmet Ak, henüz 27 yaşında TFF 3. ligden yükselmeyi düşleyen bir takımı çalıştırmaya başlamış ve ciddi anlamda başarılı olmuş(10 maç/ 7 galibiyet, 2 beraberlik, 1 mağlubiyet). Kısacası, Nilüferspor dikkat edilmesi gereken bir kulüp. Yeni bir tesis ve stadyum yaptıklarını ayrıca hatırlatalım. Yeni Bucaspor doğuyor sanki! Mehmet Ak da dikkat edilmesi gereken ve geleceği hayli parlak bir teknik adam.

Bu arada, alakasız olacak belki ama 23.09.2006 tarihli Nilüfer Belediyespor-Bursa Merinos maçındaki -aşağıya yerleştireceğim- Bursa Merinos kadrosuna dikkat etmenizi öneririm. Yedeklerde ilginç bir isim var;

İlk 11
1. FATİH SERBEST
2. GÖKHAN SİNANOĞLU
3. KORAY ÖZTÜRK
4. CEMİL ADICAN
5. MUSTAFA BAŞAN
6. SELİM YÖRÜK
7. MURAT GÖYEN
8. ERCAN GÖÇ
9. ÜMÜT CANBAZ
10. YUNUS ACAR
11. SAMET ÇETİNBUDAK

Yedekler
12. DOĞAN KAPLAN
13. ÖMER GEZGİNCİ
14. MURAT YILMAZ
15. GÖKHAN BAĞDEMİR
16. VOLKAN ŞEN
17. MECİT ERDEM
18. TARIK CAN YOLU

30 Ekim 2009 Cuma

Sinemadan Futbola; Ege Görgün


Blog bugün buralara geldiyse Ege Görgün'ün yadsınamayacak katkısı vardır. Futbol sever Ege Görgün'le tanışmam -blogun ilk günlerinde- Gaziantepspor hakkında yazacağım bir yazıya rastlar. Gaziantepspor'un Roma zaferini araştırırken Görgün'ün şu yazısından hatrı sayılır derecede faydalanmıştım.

Daha sonra, zaman zaman Berezilya.com'da yazmaya başladım. Ege Görgün bu konuda beni ciddi anlamda cesaretlendirdi. Yazma şevkimi arttıran siz okurlar gibi çok büyük önem arz ediyor "futbol blog" hayatımda Ege Görgün. Onu biraz daha yakından tanımak üzere röportaj teklif ettim ve sağolsun hemen kabul etti. İşte aşağıdaki soru-cevaplar, bu paylaşımı simgeliyor;

*Sinema yazarlığı, çizgi-roman editörlüğü, dergi editörlüğü ve futbol. Futbol, yukarıdaki cümlede çok alakasız durdu sanki. Siz, bu alakasızlığı derin bir alakaya nasıl çevirdiniz?

Yukarıda saydıklarınız neticede içimdeki çocuğun hiç büyümediğine işaret ediyor. Sinema, çizgi roman, dergi, futbol… Bunların hepsi bir erkek çocuğunun merak alanları dikkat ederseniz. Tabi çocuk deyince, referansımı kendi çocukluğumdan alıyorum. Yoksa günümüz çocukları için görsellik ve macera duygusu bilgisayar teknolojisinin sunduklarından ibaret. Futbol demek onlar için en güçlü takımı tutmak, futbolcu olmaksa para kazanmak, şöhret olmak demek. Onları suçlayamayız tabi, suç yine bizim. Çocuklarımızı bu tüketim toplumuna yakıt haline getirenler bizleriz çünkü.

*Futbol ve sinema hatta çizgi-roman. Üçü de tutkuya rahatlıkla dönüşebilecek mecralar. Hayatınızda hangi tutku daha ağır basıyor?

Dönemsel olarak değişiyor ağırlık merkezi. Şu an meslek icabı en çok sinema var hayatımda. 2000’den önce çizgi roman ve kitaplar vardı. 80’lerin sonlarında, 90’ların başlarında futboldu. Bu dönemselliklerin kısa periyotlara sıkıştığı da oluyor. Bazen bir iki ay maç seyredesim olmuyor. Belki de o sıralar yaptığım iş, yazdığım yazı ya da araştırdığım konu da etkiliyor bu devinimi. Ben memnunum ama. İlişkimizin vadesini uzatıyor belki de bu devinimler.

*Dönelim futbola; TSL'nin şu anki durumu için ne dersiniz? Fenerbahçe, Galatasaray'ı yenerek -ilk 10 hafta için konuşursak- aradaki puan farkını bir hayli açtı. Beşiktaş, yeni yeni toparlanıyor. Trabzonspor dersek bildim bileli toparlanma evresinde. 4 büyüklerimiz özelinde lig nasıl gidiyor sizce?

Beşiktaş maçlarını seyretmeye bile katlanamıyorum şu aralar. Fenerbahçe’nin de çoğu zaman. Galatasaray’ın maçlarını ise hep olsa da seyretsem diyorum. Bunun nedeni elbette topu rakip sahada oynayan yaratıcı oyuncuların GS’de daha fazla olması. Trabzonspor’un büyüklüğü artık sözde ve tarihte kaldı ne yazık ki ama yine de yetenekli futbolcu bakımından GS’den sonra ikinciler. Onları da izlerken keyif alıyorum. Ama şampiyon olma olasılıklarının herhangi bir Anadolu takımıyla aynı olduğuna artık inandım. 4 büyükleri tutmadığım için ben aralarındaki rekabetten çok oynanan futbolla ve alacağım keyfe bakıyorum. Hal böyleyken GS’nin açık ara şampiyon olması olağan sonuç. Ama futbol fena halde hayata benzer. Olağandışı şeylere, beklentilerin aksinin çıkmasına hazırlıklı olmalıyız. Yine de ilerde Guiza ile FB’nin, Nobre, Nihat ve Bobo ile BJK’nin şampiyon olması zor görünüyor.

*Geriye kalan 14 takım için yani Anadolu takımlarımız için neler söylersiniz? "Anadolu'dan şampiyon çıkarsa o takım ... olur" dersem boşluğu doldurabilecek bir takım var mı size göre?

Sivasspor imkânsızı gerçekleştirme fırsatını yakalamıştı. Böyle bir fenomeni uzun bir süre daha göremeyeceğiz bana göre. Bursaspor, Gençlerbirliği, Eskişehirspor, Gaziantepspor’un ara sıra büyük takımlara çelme takmasına sevinmekle yetiniriz bu sezon. Kayserispor Tolunay Kafkas’ın yönetiminde vasat bir takım oldu çıktı. Ankaragücü onca yeni futbolcuya rağmen küme düşmekten zor kurtulur bu sene.

*Gelelim Kocaelispor'a. Sizi tanıdıktan sonra Kocaelispor dendiği zaman aklıma Ege Görgün geliyor.

Benim için gurur vesilesi olsa da, Anadolu takımları için üzücü bir durum. Bir ben çıkıyorsam, bu ülkede dört büyük takımın dışında bir takım hakkında yazacak, o yazıyı yayınlayacak ve o yazıyı okuyacak fazla adam yok demek ki. Ben yalnızca bana fırsat verdiklerinde en iyi bildiğim şey hakkında yazdım. O da Kocaelispor’un geçmişi ve Kocaelisporluluk’tu. Diğer Anadolu takımlarının da varlığını, büyüklüğünü hatırlatmaya çalıştım elimden geldiğince. Kendiliğinden haklı bir mücadelenin içine girmiş oldum böylece. Anladım ki aslında futbolun kendisinden de büyük bir mücadeleydi bu. Adaletsizlik, haksızlık, biat etme kültürü, şuursuz kazanma hırsı, sürü kültürü hayatın her köşesine sızmış tabi futbol da nasibini almış. Bunlara karşı mücadele etmek her insanın görevi. Mücadele ettiğimiz cephe futbol olur, ya da bir başkası.

*Malum, Kocaelispor çok kötü gidiyor. Bank Asya sınırları içerisinde kurtulmasının yolu var mı sizce yoksa Göztepe ya da Sakaryaspor'un çektiklerini Kocaelispor da mı çekecek?

Kocaelispor’un geleceği için çok karamsarım. Göztepe, Sakaryaspor, Karşıyaka ya da Zonguldakspor’un durumuna düşmemiz için bütün şartlar oluştu. Daha doğrusu şartlar insanlar tarafından yaratıldı. Değerlerin dejenerasyona uğradığı günümüz sosyal yapısında insanların daha fazla güç, daha fazla para için yapmayacakları şey yok artık. Bu türden adamları bir de kulübün başına getirirseniz olacağı budur. Bakın bu takımların hepsinin geçmişinde mutlaka böyle adamlar çıkacaktır. Böyle adamları kontrol edebilecek bir sistem geliştirmeli Federasyon, diyeceğim ama Federasyonlar da tam tersine bu tarz adamların yolunu açıyor.

*Ulusal takım için ne düşünüyorsunuz? Belki kişilerin bir önemi yok ama sormak zorundayım. Yerli mi, yabancı mı olsun yeni ulusal takım teknik direktörümüz ve federasyon başkanı olup sınırsız paranız olsa ulusal takımın başına kimi getirirdiniz?

Milli takım hocasından beklentilerim gayet basit: ligleri iyi takip etsin, takımına ya da başka bir şeyine bakıp adam kayırmadan, hakkaniyetle formda oyuncuları milli takıma davet etsin, ama bir sistem kurup her koşulda o sisteme uygun futbolcuları çağırsın. Sonra da rakip takıma uygun bir taktik belirlesin. Öyle kamplara kapanmaya, ligleri tatil etmeye, günlerce antrenman yapmaya hiç gerek yok. Bugüne kadar bunlar yapıldı da ne oldu: Milli takım hocası mucizelere, hastalıklı motivasyonlara güvenmeyen biri olmalı, zekâsı, sağduyusu ve insan psikolojisi bilgisiyle öne çıkmalı. Tabi alt liglerden oyuncuları da tanımalı. Sisteme en uygun futbolcunun kaçıncı ligden çıkacağı belli olmaz. Ünal’dan beri milli takıma ikinci ligden gelen adam yok. Anadolu takımından biri geldi mi heyecanlanıyoruz artık. O da yedek bekliyor zaten. Diğerlerine gösterilen sabır, ısrar ona gösterilmiyor. Mesaj açık: büyük takıma git! Türk futbolunu ve futbolcusunu tanıyorsa yerli yabancı olmuş fark etmez. Ama bana göre Rıdvan Dilmen ve Abdullah Avcı benim kriterlerime çok uygun. Çok tanınmamış bir hoca bile getirebilirsiniz milli takımın başına. Alın Thomas Doll’u koyun mesela. Kendini ispat etmek için daha çok çalışır. Medyadan, lobilerden etkilenmez. Eric Gerets de çok iyi olur. Bir de milli takım olayı o kadar da abartılmamalı. Şunu demek istiyorum: bence bir ülkenin orta karar bir takımının, o ülkenin milli takımını yenme olasılığı daha yüksektir. Tabi o milli takım 90’ların Fransası gibi bir şeyse ayrı… Ama öyle bir kulüp takımı formatlı milli takıma 20 yılda bir denk geliriz anca.

*Dünya futbolu hakkındaki görüşlerinizi merak ediyorum. Misal, sizce İngiltere Premier Ligi mi yoksa La Liga mı daha keyifli ve izlenesi? Katılamadığımız 2010 Dünya Kupası'nda gönlünüz hangi takımdan yana?

Uzun zamandır dünya liglerinin sıkı bir takipçisi değilim. En başta saydığınız ilgi alanlarımın çokluğu buna imkân tanımıyor. Ve tabi çoğu futbolseverin ve yazarın aksine yalnızca kendi tuttuğum takımın değil TV’de yayınlanan tüm Süper Lig maçlarını seyrediyor olmam da etkili diğer liglere zaman ayıramamamda. Ekonomik durumum elverse Bankasya maçlarını da izlemek istiyorum ama Digiturk bile yük oluyor bazen. Dünya futbolunu ise lig değil, kupa maçları aracılığıyla takip ediyorum daha çok. Sorularınızın yanıtını verebilirim yine de. Lige göre değil takıma göre seçerdim seyredeceğim maçı. 2010 Dünya Kupası’da gönlüm Avustralya, Güney Kore, Güney Afrika, Gana gibi takımlardan yana. İlle de büyükler derseniz maradonasal nedenlerle Arjantin, nostaljik nedenlerle Hollanda, Danimarka ve Brezilya’nın her daim destekçisiyim. Ama İspanya- Almanya finali oynar. Almanya kazanır.

*Artık bir röportaj klasiği; Barcelona mı, Real Madrid mi?

Asla Real Madrid değil. Futbolda nefret ettiğim pek çoğunu temsil ediyor Real Madrid. En başta da pahalı transferle güç temini. Ve her koşulda, her ne pahasına olursa olsun kazanmaya, birinci gelmeye odaklı bir taraftar topluluğu. Spor böyle bir şey değil. Futbol hiç değil. En azından olmamalı. Peki Barcelona mı? Hayır. Efsane Göztepe ya da Eskişehirspor hatta 1983-84 sezonunun Samsunspor’u.

*Son zamanlarda-aslında her zaman- spor medyası çok eleştiriliyor. İnternet, yazılı basın ve televizyondaki spor konulu işleri nasıl buluyorsunuz, bu işlerin tam kalbinden biri olarak sizce neler doğru, neler yanlış?

Daha iyi duruma gelebilecek, geliştirilebilecek her şey eleştirilir ve eleştirilmeli. Söz konusu medyaysa eleştiri dozu 10 kat fazla olmalı. Medya bir toplumun şimdisinde ve geleceğinde doğrudan rol oynuyor. Hal böyleyken bizim medyamızı düşününce dehşete kapılıyorum. Spor medyasını bundan ayırmak mümkün değil. Futbolu iyi bilen futbolseverlerin gazetelerden okumaktan keyif aldığı, bilgi, görgü, vizyon, farklı bakış açısı sunan, en önemlisi de sağduyusu ve muhakeme gücü fanatikliği yüzünden körelmemiş kaç spor yazarı sayarsınız bana? Demek ki görünen yüzü sorunlu spor medyasının. Görünmeyen yüze gelirsek… Magazin ve spor servisleri hiçbir zaman çok kültürlü, bilgili, yazma kabiliyeti olan gençlerin işe alındığı yerler olmadı. Daha çok tanıdıkların yerleştirildiği yerlerdi oralar. Sistem böyle olunca “haksız rekabete yol açtığı için” gelecek vaat edenlerin de oralarda barınma şansı kalmadı. İstisnalar elbette oldu. Ama geneli budur. Futbol dergiciliği neyse ki biraz daha kaliteli, konuya hâkim, bilgili insanların söz sahibi olduğu bir mecra olageldi. Onların uzun soluklu olamamasının nedeni ise basitti: kahve futbol geyiğine, abur cubur kültüre alıştırılan, halkımız ve yayıncılığı para kazanma vesilesinden öte bir şey olduğunu idrak edemeyen patronlar.

*Tersninja ve Berezilya ile internet dünyasında tanınan bir simasınız. Gittikçe artan bloglar için neler söylemek istersiniz? Ve tabii, kendi internet siteleriniz için? Tersninja, hayata son anda döndü; Berezilya koşar adım devam ediyor. Blogların geleceği nereye gidiyor?

Ben blogların farkına geç vardım açıkası. Büyük gruplardan çıkan yayınlardan daha kaliteli, daha dolu, daha kişilikli ve daha derin bir içerik ürettiklerini görüp şaşırdım. Sırf futbol mu sinema, müzik ve habercilik konularında da. Benim de bir nevi kendi dergimi yapabileceğim bir ortamın oluştuğunu gördüm. Hiçbir dengeyi gözetme zorunda olmadığım, hiçbir yöneticinin, pazarlamacının ağız kokusunu çekmeyeceğim, satış kaygısıyla hareket etmek zorunda kalmayacağım bir ortam. Ve başladım. Samimi bir iş yaptığımı, istikrarlı bir duruş ve disiplin sergilediğimi görenler yanımda yer almaya başladı. Şimdi kendi bilgi, birikimlerimi yayıncılık tecrübelerimle ve dostlarımın destekleriyle kaynaştırdığım mecralar oldu bunlar. Sırf beninm için değil, aynı frekansta olduğumuz insanların da üretebildiği, para alışverişinin olmadığı, tüketim toplumu kurallarının geçerli olmadığı mecralar.

Çok teşekkürler!..

İlk fotoğraf, Barbaros Teker; ikinci ve üçüncü fotoğraf, Numan Serteli imzası taşımaktadır.

29 Ekim 2009 Perşembe

Maçlardan Önce


Henüz derbinin gürültülerinden kurtulamamıştık ki 11. hafta geldi. Lig başlasın da derbi gürültülerinden izole olalım diyenlerden biriyim ben de. 11. haftanın Anadolu maçları şöyle;

ANTALYASPOR A.Ş. - BURSASPOR

Lige kötü başlayan ve düşme adaylarından biri olarak gösterilen Antalyaspor, son haftalardaki çıkışıyla 9. sıraya dek yükseldi. Hafta arası, penaltılarla da olsa turu geçmeleri, moralleri bir hayli yükseltmiş olmalı. Bursaspor'da moraller tavanda dolaşıyor zaten. 6-0'ın ardından Güngören'e karşı zorlanılmış olsa da 0-1'le gelen tur, futbolcuları olumsuz yönde(mental açıdan) etkilememiştir. Hafta içi oynanan maçların iki takımı da etkileyeceğini düşünmüyorum. Sonuçta aynı oranda yorgunluk yaşadı bu iki takım ve aşağı yukarı aynı mesafeleri kat ettiler. Eksiklere geçersek; Antalya'da Fatih Ceylan'ın oynamayacağı kesin, Batak, Orhan ve Volkan durumu maç saati belli olacak futbolcular. Bursaspor'da Ivankov'un sakatlığı sürüyor, Eren'in durumu belirsiz. Beklenenin aksine zor maç olacağını düşünüyorum. İlk yarı 0 tercihi, gayet mantıklı olur. Beraberlik ya da tek farklı Bursaspor galibiyeti, maç sonuna dair tahminlerim.

Tahmin: Bursaspor 1 farkla kazanır!

DENİZLİSPOR - BÜYÜKŞEHİR BLD.SPOR

Denizlispor enteresan takım. Ligde Kasımpaşa'ya diş geçiremeyen Denizli, kupada Fenerbahçe kahramanı Gaziantep'i 4 golle(uzatmalarda) eledi. Tabii, bu meselede Gaziantepspor'un payını unutmayalım. Bursaspor gazisi İBB'yse kupada sezonun iyi takımlarından Gençlerbirliği'ni eledi. 2 senedir kupaya katılamayan bir takıma ciddi moral. Hele 6-0'dan sonra! Bu karşılaşma, haftanın ilginç maçlarından olacak. Hakan Kutlu yönetimindeki Denizli artık kazanmak zorunda. İBB'nin de en az beraberliğe ihtiyacı var. Eksiklere gelirsek; Denizli'de Bajic yok, İBB'de eksiklere yer yok: Sylla ve İbrahim Akın çift sarı karttan atılmışlardı eğer PFDK'den ekstra cezalar gelmezse hafta sonu forma giyebilecekler. Okan Buruk, direkt atıldığı için kesinlikle oynamayacak. Sakatlar Hasagiç, Taner, Barbosa, Can ve İskender'in durumları konusunda herhangi bir malumat yok fakat uzun zamandır oynamayan Nsumbu, sakatlıktan kurtulmuş ve kupa maçında forma giymiş. Son hafta canlı izlediğim İBB çok formsuzdu. Denizlispor'un felaket performansını anlatmaya gerek yok. Denizlispor'u bir adım önde görüyorum ama beraberlik daha yüksek ihtimal.

Tahmin: Beraberlik!

GAZİANTEPSPOR - DİYARBAKIRSPOR

G.Antepspor'un Fenerbahçe galibiyetinden sonra Mehmet Demirkol'un Milliyet'teki yazısını okudum. Gaziantep için "dün galip geldiler ama hala yeterli bir takım değiller" diyordu özetle. Bu yorumun altına imzamı atarım. Fenerbahçe mağlubiyetinden sonra 3'er farklı Sivas ve Denizli mağlubiyetleri durumu belgeliyor aslında. Diyarbakırspor, geçen hafta Gençlerbirliği'ni yenerek rahatladı. Çok üstün oynamadılar fakat galibiyet almayı başardılar. Gaziantepspor hafta arası 120 dakikalık bir maç oynadı ve elendi, son haftalarda moraller hayli düşük. Diyarbakır'sa kendi sahasında Tarsus İ. Yurdu'na yenildi. Asıl hedef ligde kalmak olduğu için bu mağlubiyet morallerini bozmaz düşüncesindeyim. Gaziantep'de uzun süredir sakat olan Linz yavaş yavaş forma giymeye başlamış. Diyarbakır'da stoper Amr Azmy kadro dışı bırakılmış, pek kullanılmıyordu zaten. Tazemeta ve Şener'in sakatlıktan kurtulduğunu belirtmekte fayda var. Maç öncesi ciddi bir eksikleri görülmüyor. Beraberlik bekliyorum ve olabilitesi hayli yüksek.

Tahmin: Beraberlik!

GENÇLERBİRLİĞİ - MANİSASPOR

Hafta arası 120 dakika maç yapan iki takım karşı karşıya. Gençlerbirliği, İBB'ye elendi; Manisaspor'sa büyük bir sürpriz yaparak Kayseri'yi eledi. Manisa'nın mevcut form durumuyla Kayserispor'u elemesi tam bir şok. Ligde diplere doğru giderken kupada gruplara kaldılar. Gençlerbirliği, Fenerbahçe maçından bu yana kötü oynuyor. Siz bakmayın o arada Sivasspor'u yenmelerine. Özetlere bakılırsa kötü oyunla alınmış bir 3 puan o. Bu hafta Gençlerbirliği için de, Manisaspor için de ciddi önem taşıyor. Maçın hakemi Cüneyt Çakır. Manisa ile Cüneyt Çakır, ilginç bir birliktelik oluşturacak. Manisaspor'un en büyük sıkıntısı forvette. Isaac dışında santrforları yok, ki Isaac'a da tam bir santrfor diyemeyiz. Aslına bakarsanız Reinaldo var ama oynatılmıyor. Bu hafta, Gençlerbirliği için geri dönüş olacaktır düşüncesindeyim. Gençler'de Sinan dışında eksik yok. Geçen hafta ülkesine giden Harbuzi, Ankara'ya dönmüş. Manisa'da Antalyaspor maçında kırmızı kart gören Dixon oynamayacak. Her ne kadar beraberlik ihtimali olan bir karşılaşma olsa da Gençlerbirliği'ne güveniyorum. Manisa'nın tek şansı Mesut Bakkal.

Tahmin: Gençlerbirliği kazanır!

KASIMPAŞA - ESKİŞEHİRSPOR

Kasımpaşa için çıkışa geçti desek yeri var. Beşiktaş'a karşı kötü futbol oynamayıp kaybetmişlerdi, nihayet geçen hafta Denizlispor'u yendiler. Hafta arası kupada da turladılar. İlginç de bir kadroları var. Uyum sağlanır ve kondisyon problemi yaşanmazsa ligde kalmayı başarırlar. Moritz dikkat çekici bir futbolcu. TSL'nin önemli isimlerinden. Eskişehirspor iki haftadır mağlup oluyor, hem de kendi sahasında. Bu form düşüklüğünde sakatların büyük payı var elbette. Serdar Özbayraktar devreyi kapattı örneğin. Bol gollü ve heyecanlı bir karşılaşma bekliyorum. İki taraf da gol bulacaktır, buna eminim. Eskişehirspor'un kupada 120 dakika oynadığını düşünürsek sonlara doğru performans düşüklüğü görebiliriz. Maçla ilgili söylememiz gereken bir diğer ayrıntı şu; Kasımpaşa ile Eskişehirspor kardeş kulüpler ve taraftarlar maçı bir arada seyredecek. Eksikler şöyle; Kasımpaşa'da bildiğim kadarıyla sakat ya da cezalı futbolcu yok, Eskişehirspor'da Serdar'ın sakatlığı sürüyor. Ümit Karan ve Youla'nın hafta sonuna dek oynayabilecek düzeye geleceği konuşuluyor fakat kesinleşmiş bir şey yok. İki takım arasındaki kardeşlik, sahada da devam eder derim.

Tahmin: Beraberlik!

28 Ekim 2009 Çarşamba

Saat Saat Bursaspor-İBB


Bursaspor-İBB maçını yazacağım diye başınızın etini yedim fakat bir türlü yazamadım. Ziraat Türkiye Kupası maçları oynanırken elimiz en sonunda klavyeye gidebildi. Elle klavye hazır buluşmuşken fırsatı kaçırmayalım ve Bursaspor-İBB macerasına başlayalım;

Saat 13.30: Metroyla stadyuma gitmek üzere yola çıktım. Yaklaşık 25 dakikalık bir yolculuktan sonra Merinos durağından stadyuma yürürken buldum kendimi.

Saat 14.00: Stadyumdayız. Ben ve arkadaşım, bilet almak üzere stadyumun diğer tarafına doğru yürüyeceğiz şimdi. Bursa Atatürk Stadyumu'nda anlayamadığım tek şey, gişenin 1 tane olması. Açığa girecek futbol sever, bütün stadyumu kat etmek zorunda kalıyor. Hele maç kalabalığında, bu yürüyüş pek bir zor oluyor. Bir yandan arabalar, bir yandan insanlar, diğer yandan polis barikatları.

Saat 14.30: Biletimizi nihayet aldık. Bilet kuyruğunda ilginç görüntüler vardı. Sağa sola yığılmış 10-15 küçük çocuk, 2 TL peşinde koşturup duruyordu. Bu kez hiç karaborsaya rastlamadım, bilmem sevindirici olduğunu söylemeye gerek var mı?

Saat 14.45: Biletleri aldıktan sonra simit, su gibi "maç klasikleri"ni almak üzere Altıparmak caddesine çıktık. Yukarıdaki fotoğraf, o ana aittir.

Saat 15.15: Tüm ihtiyaçları tedarik ettikten sonra stadyum N kapısından sıraya daldık. Burada, karaborsa olmasa da ilginç anlar yaşandı. Yine birkaç ufaklık, stadyuma sokulabilmek için kimi bulsa yalvarıyordu. Bize de geldiler ama yardım edemedik haliyle. Stadyum sıralarında yaşananlar çok ilginç geliyor bana.

Saat 15.50: Maç başlamak üzere. Yerimizi almış ve koltuklarımıza oturmuştuk ki takımlar sahaya çıktı. Klasik görüntüler; 90 dakika öncesi galibiyet yeminleri. Fotoğrafı yukarıda. İBB maç öncesi oldukça istekli görünüyordu!

Saat 16.00-18.00 arası: Yukarıdaki fotoğrafın herhangi bir ilginçliği yok. Aslına bakarsanız var ama herhangi bir aksiyon yok. Fotoğrafın tek önemi, Bursa kalecisi Yavuz Özkan'ın topla ender buluştuğu anlardan birini simgeliyor olması. Kayıtsız bir kale vuruşu.

Saat 16.00-18.00 arası: İlk yarı oyun biraz daha dengeliydi fakat Bursaspor, üstünlüğü bir an elinden bırakmadı. İBB 2+1 kırmızı kart görmemiş olsaydı da Bursaspor, en az 2 farkla oyunu kazanırdı. İBB'nin en net pozisyonu ilk yarının ortalarında gerçekleşen Serhat Gülpınar'ın şık vuruşuydu. Serhat'ın şutu çok şıktı ama Yavuz'un üstüne gitti. Gol olsa kesinlikle haftanın golü olacaktı!

Saat 16.00-18.00 arası: Herhangi bir gol sonrasını anlatır yukarıdaki fotoğraf. Benim de bulunduğum açık tribün, tıklım tıklım doluydu. Maraton tribününde -özellikle "yeni maraton"da- az da olsa boşluklar vardı. Diğer kale arkası yani kapalı kale arkası, Teksas'larla tıka basa dolmuştu. Numaralıyı söylemeye gerek yok zaten. Orada satılan her bilet kârdır bana göre.

Saat 16.00-18.00 arası: Hava karardı haliyle!

Saat 18.00: Ve maç sonu. 6 gol atan Bursaspor futbolcuları tribünleri teker teker dolaşıyor. Her tribünde ayrı bir marş paniği. "İyi günde, kötü günde" demekten dillerindeki tüy bitti Ömer Erdoğan'ın, Sercan'ın, Batalla'nın. Ben de kapıya doğru yönelmişken yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çektim. Dikenli tellerin ardından dikkatlice bakarsanız futbolcular zor da olsa seçilebiliyor.

Saat 18.30: Metroya doğru bir yolculuk başladı yine. Stadyumdan çıkmış durağa doğru yürüyordum ki Atatürk Spor Salonu'nda Oyak Renault-Karşıyaka maçının olduğunu gördüm. Hatta stadyumdan çıkan birçok kişi direkt salona girdi. Ben de girecektim ama Eskişehirspor-Beşiktaş maçına yetişmem gerekiyordu, bu sebepten pas geçtim.

Saat 18.45: Metro durağındaki inanılmaz kalabalıkla birlikte bir maç gününün daha sonuna gelmiştim! Durak o kadar kalabalıktı ki "iğne atsan yere düşmez" dersem abartmış olmam.

*Fotoğraflar üstüne tıklayınca büyüyen cinsten.

"Yeni Ankaragücü" Denemeleri


Son zamanlarda hakkında yazı yazma gereksinimi en fazla oluşan takım, tartışmasız bir şekilde Ankaragücü. Bana yardımlarıyla destek olan Atakan Çakmak olmasaydı Ankaragücü'nde neler olup bittiğini bir türlü anlayamayacaktım.

Yazıya Ankaragücü'nün TFF'deki mevcut kadrosunu inceleyerek başlayalım;

ABDULAZİZ SOLMAZ, ABDULLAH ELYASA SÜME, ADEM KOÇAK, ARIEL ESTEBAN BROGGI, ATİLLA AYBARS GARHAN, AYDIN KARABULUT, BAKİ MERCİMEK, BARBAROS BAHADIR BARUT, BAYRAM OLGUN , BEBBE MBANGUE GUSTAVE ANICET, BİLAL KISA, BORA KÖRK, CEYHUN ERİŞ, CİHAN HASPOLATLI, ÇAĞLAYAN ALPSATAN, ÇAĞRI YASAN, DARIUS VASSELL, DIEGO LAIBER PADILHA, EDİZ BAHTİYAROĞLU, EMRE AYGÜN, ERİCH BRABEC, HÜRRİYET GÜÇER, IAN HENDERSON, İLHAN PARLAK, İLKEM ÖZKAYNAK, KAAN KANAK, KORAY ÇÖLGECEN, LARS FREDRİK RİSP, LEONARDO ANDRES IGLESIAS, LUIZ HENRIQUE DE SOUSA SANTOS, MADIOU KONATE, MEHMET ÇAKIR, MERT ERDOĞAN, METİN AKAN, MUHAMMET HANİFİ YOLDAŞ, MURAT DURUER, MURAT YILMAZ, MUSTAFA AYDIN, MUSTAFA ER, ÖZGÜR ÇEK, RIDVAN OKUŞ, ROGUY MEYE, SEMAVİ ÖZGÜR, SERKAN KIRINTILI, SERKAN ŞİRİN, STEFAN SENECKY, SUAT BAŞ, THEO WEEKS LEWIS, THOKOZANI CALVIN SOSIBO, UFUK BAYRAKTAR, UMUTCAN YÜKSEL, VELİ TORUN, VOLKAN ARSLAN, YASİN TÜRKVATAN, YENER DEMİRCİ, ZAFER ÖZGÜLTEKİN

TFF kayıtlarına göre bu liste doğru. Doğru olmasına doğru ama biraz fazla. Çünkü Ankaragücü, Ankaraspor'dan gelenlerle birlikte kadroyu toparlayabilmek için ciddi bir temizliğe girişti ve işte bu temizlik sonrası ortaya çıkan tablo;

Kaleci

Stefan Senecky
Serkan Kırıntılı
Bora Körk
Zafer Özgültekin
Bayram Olgun

Defans

El Yasa Süme
Ediz Bahtiyaroğlu
Baki Mercimek
Erich Brabec
Koray Çölgöşen
İlkem Özkaynak
Muhammet Hanifi Yoldaş
Ariel Broggi
Cihan Haspolatlı
Kaan Kanak
Özgür Çek
Suat Baş

Orta saha

Adem Koçak
Hürriyet Gücer
Aydın Karabulut
Abdulaziz Solmaz
Barbaros Barut
Bilal Kısa
Aydın Karabulut
Mehmet Çakır
Mert Erdoğan
Murat Duruer
Mustafa Er
Semavi Özgür
Theo Weeks Lewis
Ufuk Bayraktar
Volkan Arslan
Ceyhun Eriş

Forvet

Darius Vassell
Madiou Konate
Roguy Meye
Bebbe
Emre Aygün
Metin Akan
İlhan Parlak


Peki, bu liste tam ve eksiksiz mi? Konu Ankaragücü olunca elbette hayır! a2'ye bırakılan ve Ankaragücü'nün yeni tesisleri Sarayköy'e götürülmeyen futbolcular şunlar;

Zafer Özgültekin, Bayram Olgun, Faruk Karaman, Aziz Solmaz, Ufuk Bayraktar, Mustafa Er, İlkem Özkaynak, Cihan Haspolatlı, Volkan Arslan, Gustave Bebbe, Aybars Garhan, Yener Demirci, Kaan Kanak, Serkan Şirin, Çağrı Yasan ve Gürkan Alver.

Özellikle bu liste çok enteresan. Gerets dönemi Galatasaray'ının -çaresizlikten- değişmez adamı Cihan, Galatasaray sonrası yine hüsranla burun buruna. Keza Volkan Arslan. Bu ikili dışında sol kanat İlkem, İBB'den geri alınan forvet Bebbe ve emektar kaleci Zafer Özgültekin, bundan böyle çok acil ihtiyaç durumunda "yeni Ankaragücü" forması giyebilecek. Şimdi, bu listeye göre yeni bir 11 oluşturalım;



Bu tabii ki tahmini bir kadro. Defans dörtlüsünün sakatlık ve ceza haricinde değişmeyeceğine eminim fakat orta alanda inanılmaz bir rotasyon şansı var Hikmet Karaman'ın. Murat Duruer'i çıkartıp Semavi'yi, Barbaros'u kesip Theo'yu, Hürriyet'i yanına alıp Adem Koçak'ı oyuna sürebilir. Hücum hattı da aynı şekilde. Yarım forvetler Aydın, Bilal Kısa, Metin Akan, Mehmet Çakır ve pivot santrfor Konate şans bekleyecek isimler.

Bu kadar geniş kadro büyük ihtimalle sorun çıkartır onu söyleyelim fakat sorun çıkartacak bir bölge daha var. Defansta Baki Mercimek haricinde rotasyon oyuncusu yok. Brabec sakatlanır, Baki kart cezalısı olursa Ankaragücü savunması, bu geniş kadroya rağmen Allah'a emanet bir duruma gelebilir. Mecburen beklerden ve defansif orta sahadan stoper devşirmek zorunda kalınır. Ankaragücü'nün Risp'i neden yolladığını anlayamıyorum maalesef. Örneğin, Ankaraspor'da dahi doğru dürüst oynatılmayan Konate alınmaz ondan boşalan yabancı kontenjanı Risp için kullanılabilirdi. Bu da soru işareti olarak aklımızın bir köşesinde dursun!

Şimdi tek tek bölgeleri inceleyelim;

Kale: Sorunsuz gözüküyor. Senecky, bir Anadolu takımı için muhteşem bir kaleci. Serkan Kırıntılı da çok iyi bir yedek.

Defans: Stoper eksikliği açık. Risp gönderilmeseydi eminim ki daha güvenli bir takım savunmaları olacaktı. Bekler, TSL ortalamasının bir hayli üstünde ve yedekleri de gayet sağlam. Hikmet Karaman, aslî stoperlerine birşey olmaması için dua etmeli.

Orta Saha: 11'imde Ankaragücü dizilişini 4-3-1-2 olarak gösterdim ama pekala 4-4-2 ya da 4-5-1 oynayabilirler. Böyle bir durumda, sağ açığa Mehmet Çakır, sol açığa Bilal Kısa ya da Aydın Karabulut çekilebilir. Tabii bu durumda, ön liberolardan biri yedeğe çekilir. Ankaragücü'nün mevcut kadrosu, Anadolu takımları arasında açık ara farkla en iyi ön libero rotasyonuna sahip. Sert bir orta saha, onları üst sıralara taşıyabilir ve taşımalı da. Ceyhun önemli bir oyuncu elbet ama sorun çıkartma ihtimalini görmezden gelemeyiz. İşine bakıp performansını yükseltmeye devam ederse çok faydalı olur aksi takdirde İngiliz Henderson'un akibeti diğer futbolculara sıçrayabilir.

Hücum: Hem güçlü hem de zayıf. Güçlü çünkü, Meye ve Vassell gibi TSL şartlarında boğa gibi kuvvetli iki santrforları var. Zayıf çünkü, bu ikili haricinde yarım forvetler ve Ankaraspor'da dahi doğru düzgün oynamayan pivot santrfor Konate haricinde oyuncuları yok. FM oynuyor olsam ve elimde mevcut Ankaragücü kadrosu olsa bir santrfor transferi mutlaka yapardım.

İşte Ankaragücü'nün hâl-i pür melâli böyle. Biz de "melâli anlamayan nesle aşina olmayan" nesilden olduğumuzdan bu yazıyı bitirmek şart olmuştu. Gördüğünüz gibi bu yazıda birleşmeden hiç bahsetmedik. Konumuz sadece futbol olsun istedim ve ona göre bu değerlendirme yazısını kaleme aldım.

Ankaragücü'nde tüm yük Hikmet Karaman'ın omuzlarında şimdi. Bu derece geniş kadroyla üst üste galibiyetler gelmezse CSKA'dan yollanan Juande Ramos'un akibetine uğrayacaktır maalesef. Oysa çok severim Hikmet Karaman'ı ve başarılı bulurum. Bence, Ankaragüçlünün yapması gereken, bu takıma sezon sonuna dek sabredip gelecek sezon, ciddi başarılar yakalamak adına hayaller kurmak. Bu takım, gelecek sezon büyük başarılar yakalayabilir ve hatta, ekonomik durumunu korursa -şaka gibi geliyor ama- şampiyonluğa oynayabilir!

27 Ekim 2009 Salı

Bu Kez Biz Sorduk; Hilal Gülyurt


Hilal Gülyurt'la FourFourTwo okurken tanıştım. Trabzonspor'un efsane dönemini anlatan yazısında ve bir sürü röportajda hep onun ismi küçük puntolarla dergiyi süslüyordu. Bundan birkaç ay önce, dergiyi karıştırır internette dolaşırken Ali Ece'nin blogunda bir yazıya rastladım ve merakım iyice arttı. Derken, röportaj teklifi için mail attım Hilal Gülyurt'a ve inanılmaz sıcak bir insanla karşılaştım.

Ben onu sadece gazeteci olarak biliyordum röportajdan önce. Meğer eski bir hakemmiş de. Röportajı okurken hem şaşırdım hem de soruları kendim hazırlamama rağmen çok eğlendim. Sözü ona bırakmadan önce kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum!

*Ali Ece, blogundaki bir yazıda sizin için Sivas'tan stajyer olarak geldi ve inanılmaz yazılar çıkarttı demişti. İşe başlangıç serüveninizi anlatabilir misiniz?

Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi’nde sosyoloji okudum ve İstanbul’a döndüm. Okulum bittiğinde FourFourTwo’nun da içinde olduğu gruba, Turkmedya’ya bir CV göndermiştim. Özgeçmişimde futbol hakemliği yaptığım, taraftarlık ve fanatizm üzerine tez hazırladığım yazıyordu. Futbolla ilgili olduğumu görünce FourFourTwo’ya yönlendirmişler. Hemen ardından genel yayın yönetmenimiz Mustafa Sapmaz’dan bir telefon aldım. Ne tesadüf ki doğum günümde de hep özenerek okuduğum dergide staja başladım.

*Hilal Gülyurt dendiği zaman aklıma röportajlar geliyor. Röportaj yaparken en çok keyif aldığınız konuk hangisiydi ve tabii zıttı, en çok sıkıldığınız?

Yazı yazmaktan da en az röportaj yapmak kadar keyif alıyorum. Özellikle arşive girip gazeteleri okumak, siyah beyaz fotoğrafları yazılarımda kullanmak beni çok mutlu ediyor. Eskişehirsporlu Youla ile röportaj yaparken çok eğlenmiştim. Bozuk Türkçesiyle derdini anlatmaya çalışıp bir yandan da takım arkadaşlarına laf yetiştiriyordu. Yetişemediği yerde de şakayla karışık argo konuşuyordu. Dikkatini toplayıp, sorularımı cevaplatana kadar epey yoruldum ama yanından ayrıldığımda gülmekten yanaklarım ağrıyordu. Genellikle röportaj yaparken sıkılmak gibi bir lüksünüz olmuyor. Röportaj yaptığım kişinin dört cümlelik soruma tek kelimeyle cevap verdiği de oldu ama gülerek devam ettim. Heyecan bittiğinde gereksiz bir yazı çıkıyor ortaya.

*Futbol, hayatınızın neresinde ikamet ediyor? Yapılması gereken meslek mi yoksa hem zevk hem de iş mi? “Kadın=futbol sevmez” denklemini kırdığınız çok açık ama kırıkların boyutlarını öğrenmek istiyorum ben!

Futbol hayatımın en merkezi yerinde ikamet ediyor. Yapılması gereken meslek olarak görmüyorum çünkü futbol işime dönüşmeden önce de hep benimleydi. Futbol oynamayı hiç düşünmedim ama oyunun bir parçası olmayı çok istemiştim. Hakemlik yaparak bastırdım bu isteği. FourFourTwo’da olmasam da futbol maçlarını izliyor, yorumları takip ediyor olacaktım. Kadınların futbolu sevmedikleri gibi bir genellemeye katılmıyorum. Artık birçok kadın eşlerinden ya da babalarından bağımsız futbolu takip ediyor, futbol oynayan kadınlar bir araya gelip takımlar kuruyor, kadın hakemler trio olarak önemli maçlarda görev alıyor. Hâttâ olayı abartıp tribünlerden okkalı küfürler savuran kadınlar eskisi gibi şaşkınlık yaratmıyor görenlerde!

*Gelelim güncel sorulara; 17 takımlı ligimizde 2 takımlı şampiyonluk yarışı varmış gibi gözüküyor. Fenerbahçe mi, Galatasaray mı sizce daha şanslı? Yoksa Beşiktaş ile Trabzonspor'u unutmayın mı cevabınız?

İki takımlı şampiyonluk yarışından bahsetmek için henüz çok erken. Böyle olmamasını umut ediyorum. Trabzonspor sezonu açtığı Sivasspor maçındaki performansının yarısıyla devam edebilseydi keşke! Bir şanssızlıktır gidiyor. Fenerbahçe ve Galatasaray favori gibi görünseler de işlerinin kolay olmayacağını düşünüyorum. Anadolu takımları ikinci yarıda başlarına iş açacak gibi geliyor bana.

*Anadolu takımı futbolcularıyla yapılmış birçok röportajınızı okuduk. Anadolu'da beğendiğiniz takımlar hangileri? Ya da soruyu şöyle değiştirelim, potansiyeli olduğunu düşündüğünüz takımlar?

Bu sezon Bursaspor çok inançlı ve bol alternatifli bir takım kurdu. Oynanan maçlarda atılan gollere bakarsanız isimlerin çeşitliliğine şaşarsınız! Büyük takımların bile düştükleri hataya Bursaspor düşmedi. Takımın kaderi iki üç oyuncunun performansına göre şekillenmedi. Bursaspor her hafta maç esnasında sürpriz hamleler ve isimlerle rakibine düşünme fırsatı vermiyor. Sercan’ın yokluğunda sorun yaşanmadığı gibi 13 de gol atıldı. Gaziantep de yine zorlu ekiplerden. 2000–2001 sezonundaki kadar şampiyonluğa yaklaşabilir mi bilinmez ama ligi tatlandıracağı kesin! Eskişehirspor da sakatlıklardan Bursaspor gibi sıyrılmayı becerir umarım. Abdullah Avcı da sessiz çıkışını sürdürecek gibi.

*Malum ulusal aradayız. Milli takım hakkında neler düşünüyorsunuz? Fatih Terim takımdan ayrılırsa yerli mi, yabancı mı teknik adam getirilmeli? Ve tabii ki neden?

Milli takımda yabancı teknik direktör olmasını kabul edemeyenlerdenim. Futbol sadece taktikten ve teknikten ibaret değil! Teknik direktörün takıma ruhunu da katması gerekir. Dilini bile anlamadığın, kültürünü bilmeyen bir hoca ile takım ruhunun oluşturulabileceğine inanmıyorum. Bunun tersi örnekler de olduğunu inkâr edemem ancak milli takım teknik direktörlüğünü hak eden onca değerli insan varken gözümüzün önünü görmememizin onlara yapılan büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

*Barcelona mı, Real Madrid mi?(Dikkat, kişilik analiz sorusu!)

Çocuk yaşlarda tutmaya başladığımız takımları bazen neden desteklediğimizi bile bilmeyiz, sadece severiz! Sonra sonra mantıklı bir açıklama geliştirir, kendimize bunu şiar ediniriz. Takımları araştırıp, uzun uzun kafamızda tartarak taraftarlığını kabul etmek bana her zaman ilginç gelmiştir. Ancak geçmişiyle, bu günüyle bilerek ve isteyerek Barça!

*Spor medyası, dergiciliği ya da daha geniş bir kavramı ele alırsak “medya”da beğendiğiniz yazarlar hangileri? Şunu okumadan güne başlamam ya da dergiyi kapatmam diyebileceğiniz kalemler var mı?

Atilla Gökçe, Uğur Meleke ve Cem Dizdar eğer yazmışlarsa mutlaka okumaya çalışırım. Erdem Kabadayı ve Ali Ece’nin yazılarını dergi daha basılmadan okuyabilmek benim için hoş bir ayrıcalık. Onlardan öğreneceğim çok şey var. Simon Kuper’in analizleri etkileyici! Sarper Diktaş’ın aslı kadar güzel çevirisiyle artık o da her ay FourFourTwo’da olacak.

*Ali Ece ve Ege Görgün'ün sıkı takipçileri olan blogları var. Diyeceğim şu ki günün birinde sizi de blog yazarken görebilir miyiz? Klasikleşmiş bir soru olarak; Futbol blogları hakkında görüşünüz?

Blog hazırlayanlara saygım sonsuz. İyi bir blog sahibi olabilmek için gününüzün koca bir bölümünü bu işe ayırmanız gerekiyor. Futbol gündemine düşen bir haber için aynı saatlerde bloglarda yayınlanan yazıları bazen hayretle okuyorum. İleride bir blog yazabilirim ama kendime ait bir blog fikri şu anda çok uzak. İşi bilenlere bırakmak en doğrusu.

Çok Teşekkürler!..

26 Ekim 2009 Pazartesi

Turkcell Super Lig, 10. Haftanın Panoraması


Kavgasıyla, gürültüsüyle bir derbiyi, derbi haftasını daha atlattık. 10. haftada aklımıza kazınan şey nedir dersek; Bursa'nın İBB'yi 6'laması, Beşiktaş'ın çok kolay bir golle Eskişehir'den 3 puanla dönmesi ve elbette derbi.

Haftanın ilk maçında Trabzonspor, mağlup duruma düştüğü maçta Kayserispor'u geçmeyi başardı. Başaramasaydı Trabzon'un hali nice olurdu merak ediyorum doğrusu. Kayserispor, 0-1'den sonra bulduğu pozisyonları gole çeviremeyince mağlubiyete davetiye çıkartmış oldu ve Trabzonspor, bu açık daveti reddetmedi, reddedemedi. Maçtan ilginç notlar; Trabzonlu için Yattara bitmiştir ve bitmeli de, Kayserispor gibi sağlam savunma yapan takıma karşı 0-1'den 2-1'i bulmak kolay değil, Kayserispor mağlubiyete rağmen kötü takım değil hatta gayet iyi bir ekip.

Cumartesiye dönelim. Yarın, Bursaspor-İBB maçını konu alan bir yazı yazacağım ama taktik ağırlıklı olmayacak. Maçı dün akşam bir de TV'den seyrettim. Arada inanılmaz fark var. Ivan Ergiç'in tam anlamıyla döktürmesini açık kale arkasından pek anlayamamıştım mesela. Bana sadece "iyi oynuyormuş" gibi gelmişti.

"Maçlardan Önce" tahminlerimde beni ters köşe yapan tek sonuç, Diyarbakır'dan geldi. Diyarbakırspor, eli, kolu, bacağı, ayağı kısaca herşeyi olan golcüsü Tazemeta ile Gençler'i 1-0 yendi. Gençlerbirliği bir sürü pozisyona girip 1 tanesini bile atamayınca mağlubiyet kader olmuş belli ki. Son haftalarda kötü giden Diyarbakır'a bu sonuç ilaç gibi gelmiş. En azından kara bulutlar bir müddet dağılır. Maçın adamı, Diyarbakırspor kalecisi Espinoza'dır bana göre.

Kasımpaşa haftalardır süren iyi futbolunun puan olarak getirisini nihayet aldı. Teknik direktörsüz ve neredeyse defanssız Denizlispor'u yenmek, pek zor olmasa da zor durumdaki Kasımpaşa'ya ilaç niyetinde bu 3 puan. 35'lik Cenk'in maçın yıldızı olması, haftanın en şaşırtıcı gelişmesi olsa gerek.

Diyarbakır toparlandı ama Manisa'daki düşüş sürüyor. Ne oldu da bu kadar çöktüler anlayabilmek imkansız. Manisa o kadar kötü ki deplasman fakiri Antalya ab-ı hayat gibi bir 3 puanla dönebiliyor Manisa deplasmanından. Maçı anlatmak için fazla yorulmaya gerek yok. Anladığım kadarıyla orta saha mücadelesi şeklinde geçmiş oyun. Antalyaspor'un genç orta sahası Hakan Özmert'in çıkışını sürdürmesi, 3 puan kadar dikkat çeken bir durum.

3 büyüklerden birini yenen takım, bilin ki gelecek hafta mağlup olacak. Önce Ankaragücü sonra Gaziantepspor. Büyükleri yenmenin faturası, ikisine de 3-0 olarak kesildi. Büyükleri yenen takımın sonraki maçına "maç sonucu" oynayacağım artık. Maçın dikkat çeken yönleri, Muhsin Ertuğral'ın 3 puanla tanışması ve İBB'den transfer edilen Erman Kılıç'ın tam anlamıyla döktürmesi.

10. haftayı işte böyle atlattık dostlar. Zevkli, futbol severe keyif veren bir haftaydı. 11. haftada durum ne olacak acaba?

Haftanın Antrenörü: Christoph Daum (Fenerbahçe)
Haftanın Oyuncusu: Alex de Souza (Fenerbahçe)
Haftanın Genç Oyuncusu: Hakan Özmert (Antalyaspor)
Haftanın Hakemi: Cüneyt Çakır (Trabzonspor-Kayserispor)

Turkcell Super Lig'de 10. Haftanın 11'i;



Ceza Tahtası:

Derbi Olayları: Kavgaları şu ya da bu başlattı demeyeceğim. Demenin de anlamı yok bence. Ama suçlayacağım bir grup var; durup dururken tansiyonu yükseltenler. Bu her yerde. Sadece belli bir grupta, takımda ya da zümrede değil. Bazen futbolun futbol olduğunu unutuyoruz, tek üzüldüğüm bu.

Fenerbahçe-Galatasaray Maçının Ardından


Yazı için biraz soluklanmayı bekledim. Beklendiği gibiydi aslında herşey. Fenerbahçe, çoğu kişi için "psikolojik" favoriydi ve psikolojideki favoriliği, yeşil sahaya dökerek rahat sayılabilecek bir galibiyet aldı.

Daum bu gece, Türkiye'deki teknik adamlık kariyerinde en başarılı performansını sergiledi. Galatasaray'ın otoban gibi kullandığı sağ kanadı, geride Carlos önde Vederson'la tıkadı ve otoban, bir anda tali yola dönüştü. Rahata ve yüksek performansa alışkın Keita, baskıya fazla dayanamadı ve en az 2 maç ceza alacağı bir hareketle kırmızıyı gördü.

Daum Türk işi teknik adam. Uzun vadeli değil günlük düşünüyor tıpkı bizler gibi. Baktı ki rakibin sağ kanadını çökertmek zorunda, basit bir, iki değişiklikle oyunun şeklini değiştirdi. Son haftaların -bence- en formda ismi Vederson'u 11'e koyup Brezilya milli takımında oynamak dışında Fenerbahçe'ye hiçbir katkısı olmayan Santos'u kesmesi, bir anlamda galibiyeti Fenerbahçe'ye getirdi.

Fenerbahçe orta alan ve defansta çok başarılı alan daralttı. Top rakipte olsa dahi oyunun boyunu kısaltarak tehlikeli pozisyon yaşama riskini savuşturdu. Baroni geldiği günden beri en iyi performansını sergiledi. Bunda Galatasaray'ın orta sahasız oynaması da etkili elbette. Sözün özü, Daum hayatî bir performans sergiledi ve Fenerbahçe hak ettiği bir galibiyeti cebine koydu.

Dönelim Galatasaray'a. Hiç ummadığım kadar kötü oynadı. Baros'un daha ilk dakikada sakatlanıp çıkması, kötü futbolu getiren etmenlerden biri belki de ama Baros'la uzaktan yakından ilgisi olmayan defansif bölge de bu akşam çok kötüydü. Hele Servet! Galatasaray'ın en sağlam adamı, alışmadığımız dolayısıyla beklemediğimiz derecede kötü oynadı. Gökhan Zan da ondan muteber değildi.

Maç öncesi yazımda Franco'ya dikkat demiştim ve evet, söylediğim tuttu(!). Fenerbahçe'de kötü performans adayım Santos'tu, ilk 11'de başlamayıp ancak 20 dakika oynayınca nasıl oynadığı konusunda bir fikrimiz oluşmadı, oluşamadı. Takım kötü oynayınca hele Leo Franco kötü futbolun sınırlarında dolaşınca Galatasaray için puanla dönmek, mucize oldu.

Daum bugün ekstralar yapınca Fenerbahçe rahat bir galibiyet aldı. Rijkaard'ın Fenerbahçe'ye özel hiçbir ekstrası yoktu. Arda, Elano ve hatta Keita dökülünce Rijkaard'ın sistemi işleyemez hale geldi. 3 golden daha fazlasını da yiyebilirlerdi. Takım performansı ve bireysel performans çok düşük olunca Rijkaard'ın defansif orta sahasız 4-3-3'ü çaresiz kaldı. Galatasaray'da Arda'ya tanınan aşırı serbestlik biraz kısıtlanmalı ve Elano, git gide yanlış transfer olmaya doğru yaklaşıyor. Birkaç sene önce Beşiktaş'a gelen Ricardinho'yu andırıyor. Galatasaray teknik heyeti -Brezilyalı'dan maksimum verim alabilmek için- sisteme göre Elano değil; Elano'ya göre sistem kurmak zorunda.

Hiçbir hakem hocasını dinlemedim. Tamamen kendi görüşlerimi söyleyeceğim hakem hakkında. Öncelikle yardımcı hakemler kötüydü. Birkaç yanlış bayrak kalktı ve oyuna direkt etki etti, nitekim Fenerbahçe'nin ilk golü ofsayttı. Bünyamin Gezer, ortadan bir maç yönetmeye çalıştı. Keita'nın kırmızısı doğruydu, Leo atılabilir miydi bilmiyorum ama hakem sanki en doğrusunu yaptı. Gezer, faullerde zaman zaman dengesizlik gösterse de kötü performans sergilemedi. En azından, maçın önüne geçmeyecektir.

25 Ekim 2009 Pazar

Derbide Favorim ...


Artık derbi havasına girmenin zamanı geldi. Şimdi yapacağım, basit bir akıl yürütme. Derbi ne olacak diye önceden röntgen çekme çabası;

Maçın oynanacağı stadyumdan başlayalım. Şükrü Saraçoğlu çok büyük bir artı Fenerbahçe için. Fenerbahçe, Mustafa Denizli döneminde arka arkaya galibiyetler almıştı ve artık öyle bir istatistik yok fakat Saraçoğlu'nun Galatasaray'ı konu edinen istatistikleri sürüyor. Galatasaray'da bu atmosferi yaşamamış birçok futbolcu var. Keita nasıl etkilenir merak ediyorum açıkçası. Tribünlerden en büyük tacizi o görecek, kanat adamı ve en fenası, gözde bir kanat adamı olarak.

Daum'un çok basit ve klasik bir oyun anlayışı var. Rakibi önce durdurmaya sonra vurmaya programlı. Rakip durdurulmadan vurulsa dahi plan değişmiyor. Durdurmaya daha çok özen gösteriliyor o kadar. Daum'a, Lucescu'nun fizik kondisyonu iyi; Avrupa performansı kötü hali diyorum ben. Kısacası Daum, derbi için önemli bir silah.

Rijkaard mükemmel bir teknik adam. Eminim ki Fenerbahçeliler, Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'ndaki Rijkaard'ı kıskanacaktır. Rijkaard ve futbol anlayışını en tepe nokta olarak görmüyorum yalnız. Hücum yapmak, seyredene büyük keyif verir ama defans da aynı derecede önemlidir benim kitabımda. Çünkü her zaman atamazsın ama her zaman tutabilirsin. Teknik adamları da sonuca bağlarsak; Rijkaard, Daum'dan kat be kat üstündür fakat derbiler, Daum gibi teknik adamları daha çok sever.

Fenerbahçe'nin en zayıf noktası sol kanadı. Roberto Carlos'u zayıf halka konumuna getireceğimi bundan 5 sene önce söyleseler kahkahalarla gülerdim ama maalesef durum böyle. Derbilerin motivasyonu farklıdır ve Carlos oynarsa elinden gelen herşeyi sahaya bırakmaya uğraşır fakat Keita gibi Usain Boltvari bir adama yaşlanmış ciğerleri yetersiz gelebilir. Santos'u hiç katmıyorum çünkü bu tür maçlarda iş yapabileceğini hiç zannetmiyorum. Oyun koparsa performans gösterme şansı doğabilir.

Galatasaray'ın en zayıf noktasıysa defansif orta sahası. Ben, Galatasaray'da defansif orta saha olduğuna inanmıyorum. 4-1-5 oynuyor çoğu zaman. Mustafa Sarp da garibim, koşturup duruyor. Trabzonspor maçını şöyle bir hatırlayın, koşmaya niyetlenen her futbolcu Galatasaray orta sahasını rahatlıkla geçiyordu. İşte bu sebeple Emre Belözoğlu, bu geceki maçın yıldızı olabilir.

Fenerbahçe'de şurası çok iyi diyebileceğimiz mevki yok. Sol kanat zayıf ama diğer her mevki aynı ölçüde. Alex elbette çok büyük bir artı ama onu başlı başına bir mevki olarak değerlendiremeyiz. Hem Alex'in forvet mi, orta saha mı olduğunu hala çözemedim. Kısacası Fenerbahçe iyi bir takım, Alex de onun kaymağı.

Galatasaray'da çok iyi diyebileceğimiz bir mevki var; sağ kanat. Sürekli eleştirilen Sabri, inanılmaz formda. Defansta da ofansta da iyi ve Keita'yla çok iyi anlaşıyor. Keita, bambaşka bir futbolcu. Bildiğin Usain Bolt. Topu ver ve son çizgiye inişini seyret. Fenerbahçe sol kanadına önlem alamazsa ummadığı bir sonuçla karşılaşabilir.

Şimdi elimizde bir sürü veri oldu. Örneğin, Rijkaard daha iyi teknik direktör fakat TSL derbileri Daum'a yönelik ya da Fenerbahçe'nin sol kanadı zayıf, Galatasaray'ın sağı güçlü gibi.

Bu bilgiler ışığında falcılık yapmamı isterseniz;

Maça kimler damgasını vurur?

Emre Belözoğlu ve Keita.

Kimler kötü performans gösterebilir?

Santos ve Franco.

Kırmızı kart çıkar mı?

Anormal gelişmeler olmazsa hiç zannetmiyorum.

Topla oynama yüzdelerinde hangi takım ön plana çıkar?

Galatasaray.

Kim daha çok ofsayta düşer?

Falcılık işini abarttım sanırım.

En kritik soru; maçı kim kazanır?

Derbilerde tahmin yürütmek zordur fakat kontrollü futbol oynatacağını düşündüğüm Daum'lu Fenerbahçe bir adım önde. Keita coşarsa tahminim devre dışı kalır, şimdiden söyleyeyim!